İllüzyonlara dair illüzyonlar

Image by Stefan Keller from Pixabay

“Biz gökleri ve yeri ve bu ikisi arasındakileri HAK ile yarattık. Saat mutlaka gelecektir. O halde hoşgörüyle karşılık ver”.

Hicr Suresi 15:85

Kuran felsefenin en kadim sorularını elbette cevapsız bırakmamıştır. Ancak bu cevapları bilimde ilerledikçe, algı seviyemiz geliştikçe anlayıp takdir edebiliyoruz. Nitekim Yunus Suresi 10:39’da “Onlar ilmini kavrayamadıkları ve henüz tevili, yani objektif maddi kanıtları gelmemiş olan bir şey yalanladılar.” ifadesiyle bu olguya işaret edilir.

Felsefe tarihi yüzyıllarca şu sorularla ilgilenmiştir: “Bilgi nedir? Gerçek bilgiye nasıl ulaşılabilir?” Plato, Descartes, Locke hepsi de temelde şu soruyu soruyor: “Gerçek bilgiye ulaşmak mümkün müdür? Bildiğimiz şeyin gerçek olduğuna dair şüphelerimizi nasıl giderebiliriz?”. Modern bilim ve teknoloji çağı öncesinde de varılan sonuç şu: “Gerçekte dış dünyadaki objeleri algılamayız; yaptığımız tek şey deneyimlerimizi algılamaktır; yani her şey zihnimizdedir.” Aslında çıkış noktaları zihin ve madde dualizmi, yani evrende iki farklı töz ya da cevher olduğunu düşünmelerinden kaynaklanıyor ama şimdilik oraya girmeyelim.

Bu “Her şey zihnimizde olup bitiyor” çıkarımı aslında iki birbirinden oldukça farklı akımı da etkiliyor ve aynı yanlışa düşürüyor. Bunlardan birincisi ateist-materyalistler; ki doğada insan zihni gibi karmaşık bir yapının, bilinç, niyet, qualia, özgür irade gibi kavramların varlığına materyalist felsefe içerisinden bir cevap bulamadıkları için “Zihin bir illüzyondur” diyorlar ve çıkardıkları sonuç: “Evrende maddeden başka bir şey yok”. Diğer grup olan idealistler ise “Gördüğümüz şeylerin hepsi aslında zihnimizdedir” diyor ve “Evrende zihinden başka bir şey yok” sonucuna varıyorlar.

Yani her iki akımda da insanın bir illüzyonun içinde olduğu gibi yanlış bir çıkarım var. Ateist-materyalistlere bu yazıda girmiyorum ama ikinci grubun görüşünün neden sorunlu olduğunu açıklayalım.

Bir dipnot olarak asıl sorun, bu konuda zihin ve maddeden birini seçmek ve diğerini dışlamak zorundaymışız gibi algılanması. Böyle bir seçim yapma zorunluluğumuz yok. En başta dualist görüşü kabul etme zorunluluğumuz da yok. Ki modern bilimsel bulgular beden ve zihnin bir bütün olduğunu göstermektedir.

Unutmayalım ki Descartes, Locke ve diğerleri ne günümüzdeki bilgisayar ve ölçme araçlarına ne de beyin görüntüleme tekniklerine sahipti. Bu nedenle ölçemedikleri bir şey hakkında fikir üretmeye çalışıyorlardı. Dolayısıyla günümüzde sahip olduğumuzdan çok daha farklı biçimlerde akıl yürütmek zorundaydılar. Oysa ki günümüz modern bilimiyle “Gördüklerimiz dış dünyanın bir ‘idea’sı ya da bir temsilidir” düşüncesinin çoktan rafa kaldırılması gerekir ki John Searle gibi modern felsefecilerin görüşü de bu yönde.

Geleneksel felsefedeki bitmek bilmeyen bu sorun, gördüğümüz şeylerin gerçekliğini sorgulamamız gerekiyormuş gibi bir yanılsama yaratıyor. Yani “Gerçekte sandalye ve masa yok; gördüklerin sadece o sandalye ve masanın ‘idea’sı, ya da resmi, ya da kopyası, ya da temsilidir (representation)” diyorlar.

Bu tam bir felaket! Hatta rezalet mi demeliyim? Çünkü algıladıklarımız dış dünyanın temsili değil, dış dünyanın direkt olarak zihnimizde arz etmesidir (presentation) aslında. Başta da dediğimiz gibi Kuran dış dünyaya “insanın zihninin dışında varolan objektif gerçeklik” diyor. Kalkıp “aslında bu gördüklerimiz sadece zihnimizdeki deneyimlerdir” dememiz Kuran’a tamamen terstir ve konu benim için burada kapanır(dı). Ancak yine de ikna olmayanlar için modern felsefede bu konunun nasıl ele alındığına değinmek istiyorum.

Diyelim ki “Zihnimiz dış dünyanın bir temsilini oluşturur”. Aklıma hemen şu soru geliyor: “Peki orada dışarıda bir yerde bir sandalye olduğundan nasıl emin olabiliriz?” Dikkat edelim başlangıçta da benzer bir soru sorulmuştu:

Soru: Nasıl bilebiliriz? Bildiğimizden nasıl emin olabiliriz?

Yanıt: Her şey zihnimizde oluyor; ‘idea’lar dünyası ya da dış dünyanın temsilleri zihnimizde oluşuyor.

Bu cevap sizi tatmin ediyor mu? Beni kesinlikle etmiyor. Baştaki soru hala orada öylece duruyor: “Peki sandalyenin varlığından nasıl emin olabiliriz?” İdealardan ya da temsillerden bahsedince başta sordukları soruya yanıt vermiş olmuyorlar ki. Yaptıkları tek şey süslü cümleler kurup sübjektif vehimlerde bulunmak.

Bu “Her şey zihnimizdedir” felsefesi 17. yy’dan maalesef günümüze kadar hakim paradigma haline gelmiş. İşte “İllüzyonda mıyız? Matrix’te miyiz? O kaşık gerçekte yok ama belki şu kaşık ya da çatal vardır” gibi vehimlerin peşine düşüyoruz. Oysa ki güzel bir filmi bir kaç kez izleyip çoktan evlerimize dağılmalıydık 🙂

Aksine, vehimlerin dozu her geçen gün artar:
“Dışarıda hiç bir şey yok. Sadece ‘idea’lar var. Sandalye ve masanın resimleri ya da temsilleri gibi düşünün; hepsi ‘idea’lar ya da imajlar. Objeler sadece deneyimlerin bir kolleksiyonu. Gerçek dünyayı algılayamazsın; tek algıladığın gerçek, dünyanın temsilleridir. Gerçek dünya direkt olarak algılanamaz; dolaylı yoldan çıkarım yapılabilir”.

Bu geleneksel felsefî görüşe göre, yani zihnimizde dış dünyanın temsilleri var ise, şöyle bir sonuç çıkıyor: Biz gerçek dünyanın bir filmini izliyoruz. Peki ama soru şu: “İzlediğin filmin gerçek dünyaya karşılık geldiğini nasıl bilebilirsin?” Ve buna cevap olarak da “Bilemeyiz” diyorlar. Hay Allah! Bir yerde bu döngüden sıkılıp usanmamızı ve artık soru sormamamızı bekliyorlar belki de 🙂

Descartes aslında benim yaptığıma benzer şekilde bu skeptisizmden kurtulmanın yolu olarak Tanrı’yı gösteriyor; “çünkü Tanrı var ve bizi aldatmaz” diyor. Ama nasıl? Bunun cevabını veremiyor. “Tanrı aldatmaz” deyip susuyor. (Tıpkı “Özgür irade var ama Allah gelecek de dahil her şeyi bilir” deyip susanlar gibi. Bilir de nasıl bilir? Buna yanıt veremezler). Bir müslüman olarak elbette Descartes’ın yanıtını ben kabul ederim. Ancak Allah’ın izni dahilinde gelinen modern bilim ve felsefeden yararlanarak üzerinde daha fazla düşünmek ve ayrıntılı cevaplara ulaşmaya çalışmak yerinde olacaktır. Ne de olsa bu güzel akılları Tanrı bize boş yere vermedi.

Zihnimizin temsillerden oluşup oluşmadığını anlamak için öncelikle “deneyim” ve “obje” arasında bir temyiz yapmamız gerekiyor. Çünkü Allah bize kalem yoluyla öğretti; yani ayırt etme becerisi verdi (Alak 96:4). Mesela çok basit bir biçimde, bir objeyi gördüğüm zaman, sadece o objeyi algılamış oluyorum. Göremediğim/algılayamadığım şey ise o objeyi “görme deneyimi”m. Bunu ayırt etmedikleri için kişinin deneyimleri ile dış dünyadaki varlıkları birbirine karıştırıyorlar. Oysa ki burada “obje” ve “deneyim” iki farklı ‘kalem’dir (Muhasebede kullanılan “3 kalem alacağım var” manasında).

Gerçekte ise algılarımız nasıl gerçekleşiyor; bir bakalım: Görme, işitme, dokunma gibi duyu organlarımız yoluyla nasıl algılıyoruz, inceleyelim. Görmeyi ele alalım mesela. Dışarıdan foton dediğimiz ışığın enerji birimi belirli bir frekans düzeyinde titreşip retinaya yansıyor; oradan iç taraftaki fotoreseptörler tarafından alınıp beynimizin arka bölümünde yer alan görsel korteximizde işleme alınıyor; ondan sonra o gördüğümüz objeye “sandalye” diyoruz. Tabi ki arada milyonlarca nöronun haberleşmesi, bir sürü işlemler, farklı beyin bölgelerinin eş zamanlı uyarılması vesaire, bir dolu elektriksel ve kimyasal işlemden geçiyor. Ama bu benim o objeyi direkt olarak görmediğim anlamına mı gelir? Hayır, tam tersi. Orada, dışarıda ne varsa tam olarak doğrudan o objeyi beynimde deneyimliyorum.

Doğrudan demek şu anlama gelir: Önce bir resim, imaj, idea, izlenim oluşturup ondan sonra çıkarım yapmıyorsun. İddia edilenin aksine, görebildiğin tek şey dışarıdaki o objenin senin görsel sisteminde bıraktığı etki değil; bizatihi hak olan objektif gerçekliği algılıyorsun. Örneğin, bir obje sinir sistemini uyarır ve aynı o obje sende görsel bir deneyim yaratır. Şimdi bilgisayarıma bakıyorum ve bilgisayarıma dair bir deneyime sahip oluyorum; görsel deneyimim bilgisayarıma yönelik oluyor (seçici dikkat gibi bilişsel süreçler de bununla ilişkilidir).

Burada illüzyoncular hemen itiraz eder:
“Ama halüsinasyonla, illüzyonla gerçeği nasıl ayıracağız?”
Cevap: “Zihnimizin birtakım illüzyonlara açık olması her şeyin illüzyon olduğu anlamına gelmez.”
Bazen nezle oluyor olmamız, hayatımızın nezleden ibaret olduğu anlamına mı gelir mesela?
Ya da gökkuşağının gerçekte var olmadığını ve sadece bir ışık yanılması olduğunu biliriz; ancak bu gökyüzündeki her şeyin gökkuşağı gibi bir yanılsama olduğu anlamına gelmez.

Örneğin, optikal illüzyonlar; Gestalt algı yanılmaları fotoğrafları vardır: Bir bakarsın yaşlı kadın; diğer açıdan genç kadına dönmüş. Bir bakarsın vazo; başka bir açıdan karşılıklı 2 surat. Tabi ki bunlar var. Ancak bilincin kendisi bunlar değil ki. Sadece bilinci tartışırken bunlar ek bir bilgi olabilir; böyle bir fenomenin varlığı kabul edilir ve görsel algıları inceleyen biliminsanları bunu aydınlatır, ki zaten oldukça yoğun çalışılıyor bu konu. Bunlar sadece medyada insanların dikkatini çekip onları biraz bilimsel bilgiye yönlendirmeye yarıyorsa ne ala! Geçenlerde bir “Elbise mor mu gri mi?” meselesi vardı ki sırf insanları oyalamak için yapılan bir şaka olmalı.

Matrix olayında da sorgulanan ve genellikle bu tarz basit bir açıklamadan sonra bile gelen absürd soru: “Ya gördüğün bir halüsinasyon ise?”

Diyelim ki halüsinasyon görüyorum ve karşımda aslında bir obje yok. Bu koşulda ben ne görmüş oluyorum?

Cevap veriyorum: HİÇ BİR ŞEY. Kocaman bir hiç! Orada görecek hiç bir şey yok ve sen hiç bir şey görmemiş oluyorsun. Bu yüzden buna “halüsinasyon” diyoruz. Orada bir şey yok ve sen gördüğünü zannediyorsun. Bu da bu kadar basit ama kavranması yüzyıllardır devam etmekte.

Dolayısıyla bu halüsinasyon mevzusundan da “Her şey zihnimizde olup bitiyor; dış dünyada bir şey yok” argümanına ulaşılamaz. Çünkü hayatında hiç halisünasyon görmeyen milyonlarca insan var ve şizofreni hastaları bile sürekli olarak halüsinasyon yaşamazlar. Yani zihnimizin doğal, normal, sıradan hali halüsinasyonda olmak değil.

Yani tabi ki algılarımız mükemmel değil, ya da benim algıladığım ile seninki birbirinden farklı olabilir. Bunu kabul ediyoruz. Ancak buradan gerçek dünyayı görmediğin; gerçek dünyanın mağaradaki gölgeler, Matrix’teki simülasyonlar olduğu sonucunu çıkaramazsın. Felsefî olarak oradan oraya atlamak mümkün değil.

Algılarımızın mükemmel olmaması, yani Kuran’da ifade edildiği gibi “Size az bir ilim verilmiştir” (İsrâ 17:85) demek başka bir şeydir. Tabi ki mutlak bilgi ancak Allah’ın yanındadır, ki bilmediğimiz şeyin ardına düşüp (İsrâ 17:36) hayatımızı mutlak bilgiyi aramaya çalışmakla heba etmemeliyiz. Çünkü Allah zaten bunu bilemeyeceğimizi açıkça ifade ediyor. Ama “az bir ilim verilmesi” illüzyonda olduğumuzu gösterir mi? Hayır, ne ilgisi var?! Hele ki kafamızda dış dünyanın temsilini, imajını, ‘idea’sını oluşturduğumuz anlamına hiç gelmez.

Şimdi buraya kadar “Her şey illüzyon” saçmalığı anlaşıldıysa, gerçekte durum nedir ona bakalım: Orada dışarıda bir yerde bir “obje” var ve zihninin içinde bir “deneyim” var. Dışarıdaki obje senin görsel deneyimine sebep oluyor; yani tam bir nedensellik/causality söz konusu ki özgür irade ve bilinç konusunda da elzem bir yanlışlığa sürüklenmemek için nedensellik ilkesini vurgulamalıyım. Yani dışarıdaki falanca obje doğrudan filanca deneyimime sebep oluyor. Peki bu obje ile deneyimim arasında nasıl bir ilişki vardır?

O da “intentionality” dediğimiz kavramla açıklanıyor modern felsefede. Yani zihin her zaman dış dünyadaki bir şeye yönelik, bir şey hakkında, bir şeye dair olmak zorunda. Kuran’daki “Her şeyi zevceyni ile yarattım” (Zâriyât 51:49) ifadesi de bize bu kavramı çağrıştırır. Çünkü bir şeyin zevci ona bağlı olan, onunla beraber olan şey anlamına geliyor. Gerçekten de zihnimizde ve evrende birbirine bağlı olmayan, tek başına dolanan bir varlık ya da kavram yoktur. Örneğin, araba dediğimde zihnimde tek başına dolaşan bir araba imgesi yoktur; hatta sadece araba değil, benim arabam canlanır hemen gözümde; rengi, biçimi, nereye park ettiğim, ona dair anılar, belki babamın mezuniyet hediyesiydi, belki geçenlerde servise götürdüm vesaire; bunlar hepsi birlikte zihnimde vuku bulur.

Zihnimiz bu şekilde her zaman “bir şeye dair” olduğu için bazen başarılı ve bazen başarısız olabilir. Örneğin sandalye bir halüsinasyonsa bu durumda deneyim ve dış dünya arasındaki ilişki başarısız olmuştur; eğer halüsinasyon değilse, başarılı olmuştur. Aradaki fark bu.

Yani deneyim ile dış dünya arasında belirli koşulların sağlanması gerekiyor. Eğer elime bakıyorsam ve elimi görüyorsam, en azından bu algımın doğru olması için bir koşul dış dünyada gerçekten bir el olmasıdır.

Bu şekilde zihnimizdeki deneyim daima bir objeye yöneliktir; yani bir masayı algılamam için dışarıda tam olarak o masanın var olması koşulunun sağlanması gerekiyor; ve ancak ve ancak dışarıda bir masa varsa, o zaman deneyimim “gerçek”tir, “hak”tır diyebilirim.

Son olarak Elif Çelik bir twitinde durumu benden çok daha güzel biçimde özetlemiş: “Evrendeki her şey insan zihninin dışında var olan Rahmanî, objektif bir gerçektir. Aksini iddia etmek ise, şeytanî bir vehimden, illüzyondan başka bir şey değil.”

@elifcelik28

Kaynaklar:
John Searle Minds, Brains and Science
https://www.youtube.com/watch?v=Oh2NylJZRHs&t=2694s

şüphesiznil tarafından yayımlandı

İlgi alanlarım psikoloji, sinirbilim, astroloji, zihin felsefesi ve Kur'an. Şu anki meraklarım eski uygarlıklar, sanat terapisi, uzakdoğu tıbbı. İlgi alanlarımla ilgili ben konuşurum; meraklarımla ilgili sizi dinlemek isterim:) Profile photo Image by 95C from Pixabay.

İllüzyonlara dair illüzyonlar” için 5 yorum

  1. Teşekkürler Nil güzel bir yazı olmuş! Nedensellik, niyet, ve Kuran daki zevc kavramıyla illüzyon kavramını çok saglam bağlantılar sunarak göstermişsin! Aslinda insanin belirsizliğe dayanamama hayata anlam verme ruh halini en çok tartisilan felsefe konusuyla ve dinle bağlaman yani Allah i, ayetlerini nasıl anlamamız gerektiği uzerine modern bir yaklaşım göstermişsin.

    Bireysellesme ve toplumsallasma konusunda din, felsefe ve sosyal psikoloji nasıl yaklaşıyor ve nasıl bir bağlantılandiriyor bununla ilgili bir yazı paylaşırsan yada gorusunu merakla bekliyor olacağım!

    Tesekkurler
    Sevgiler
    Sümeyye

    Liked by 1 kişi

  2. Merhaba Nil. Yazıların çok güzel yeni okumaya başladım. Birkaç sorum olacaktı. Tanrının geleceği bilmesi iradeyi ortadan kaldırır mı? neden? Tanrının geleceği nasıl bildiği cevabını ne kadar tahmin yürütsek de bilmiyoruz sonucuna varmaz mıyız?
    discord grubuna da bakmıştım ama tam tatmin etmemişti buraya da yazdığını görünce soriyim dedim 🙂

    Liked by 1 kişi

      1. Bunu izlemiştim ama tam istediğim cevaplar yok gibiydi. Ben daha çok Allah’ın seçimlerimizi bilmesinin irademizi yok etmediği kanaatindeyim.Sonuç olarak seçimler yine bize ait. Olasılık olarak demişsiniz ama olasılıkları biliyor desek bile o olasılıklardan hangisinin gerçekleşeceğini de bilir diyebiliriz mesela yine aynı kapı. Bilemedim belki de kafamın dışına çıkamıyorum bu konuda. Allah yapacaklarımızı bilmiyor demek O’nu sınırlandırıyormuşuz gibi geliyor 🙂

        Beğen

      2. Evet zor bir konu Zeki bey. Sizi anlıyorum. Ancak bana göre zaten bilmiyor değil tabi ki. Özgür iradeye izin veriyor ve her şeyi belirli bir kurala bağlamış.

        Örneğin Allah’a şükredip infak ettiğiniz durum ile nankörlük ve cimrilik ettiğiniz durum size farklı seçenekler/gelecekler sunacaktır. Allah tüm bu milyonlarca seçenekteki her bir koşulda her bir birey ya da canlıya ne olacağını belirlemiş ve biliyor zaten. Yani bir yaprağın kımıldamasını, bir kelebeğin kanat çırpışını dahi denkleminde eksik bırakmamıştır.

        Burada kilit 2 ayeti hatırlayalım: Cinn 28 adet olarak saymıştır ve Ra’d 8 miktar/nicelik olarak bilir der. Bize de bilgisini matematik ile gösteriyor ve anlatıyor olması size de ilginç gelmiyor mu?

        Örneğin fizik bilimlerinde önce bir fenomenin formülünü keşfedip belki yıllar sonra onu deneysel olarak ispatlamaları ve matematiğin evren ile bu kadar uyumlu olması bana Allah’ın ilmini bize matematik ile anlattığını ve bizim algı düzeyimizde anlaşılabilecek şeklin bu olduğunu düşündürüyor.

        Beğen

Sumeyye için bir cevap yazın Cevabı iptal et