Öne çıkan

İlk gün…

O gün yeni hayatımın, aldığım nefesin bilincine varmamın ilk günüydü. Her şey Necm Suresi ile başladı ve bir de çiftler halinde yaratılmanın bir işareti olan dostum, ev arkadaşım vardı yanımda. Ne anladık bu sureden bilmiyorum ama büyülenmiştik adeta.

“İnsan her arzu ettiğine kavuşur mu sanır? İlk de, son da Allah’ındır”.

Necm Suresi 53:24-25

Bu sureyi ilk okuduğumda, sanki İlahi Güç beni kucaklamış ve bana sımsıkı sarılmıştı. İçim Yaratıcı’nın yüceliğiyle doldu. İçim titredi. Çok şey istemiştim hayattan. Çok şey eksik kalmıştı. Çok şeye ulaşmıştım. Bazen istediğimi bile bilmediğim şeyleri elde etmiştim. Bazen ihtiyaç duyduğumu bile fark etmediğim bir arkadaş girmişti hayatıma. Bazen iyi ki olmuş dediğim travmalardan çıkmıştım. İyi ki kararmış dünyam ki aydınlandım şimdi, demiştim. Her arzu ettiğim gerçekleşmiş gibiydi sanki günün sonunda. Ama bazı arzu ettiklerim de gerçekleşmemişti sanki, sırf benim iyiliğim için. Hiç ne istediğimi bilememişim gibi hayattan. Ama her şey hep olması gerektiği gibi olmuş. Çünkü hep İlahi bir Güç ayarlamış en güzel fırsatları benim için. En zor anımda bir dost eli uzanmış hep. Sanki bir Koruyucu varmış göklerde. Tesadüf diye bir şey yokmuş. Şükür!

O gün teslim olmuştum Allah’ın ilahi planına. Tabi ki idrak kapasitem tam olarak oturmamıştı o gün. Sadece kalben ve ilmen yakınlaşmıştım. Bu ilk idrakın gerçek olup olmadığından emin olmak günlerce yoğun biçimde sürecek bir maceraydı. Ki bir kez Allah’ın varlığına dair şüphelerden arındıktan sonra ölene dek her gün bambaşka delillere ulaşılan, her gün yeniden emin olunan bir yolculuk. İşte o gün bu güzel yolculuğun ilk günüydü. Zihnimdeki şeytani vehimlerle Rahmani gerçeklerin mücadelesinin bilinçsizce değil; akıl ve irade ile savaşının ilk günü. İçimdeki cihadın ilk günü.

“…Rabbin iyi bilir yola geleni de yoldan sapanı da.”

Necm Suresi 53:30

Yola gelmiştim ve Rabbim mükafatını kendini idrak ettirerek vermişti bana. İçim sonsuz adalet duygusu ile kaplandı. Bunca zaman her şeyin boş, dünyanın anlamsız, sevginin geçici, merhametin çıkarcı, adaletin yalan olduğunu düşünmüştüm. Şimdi bütün bildiklerimi unutma zamanıydı. Bir Hüseyin amcamız vardı Bihin Abla’nın TV programına katılan. Ana akımdan farklı bir tarz. Ev arkadaşımla benim ünlü şahıslarımız hep böyle tiplerdi. “Şimdi bütün bildiklerinizin tam tersinin doğru olduğunu düşünün.” derdi. Şimdi bütün bildiklerimin tam tersi doğru çıkmıştı. Bir kitap yazmıştı Hüseyin amca: Bir’den Bir’e Uyanmak. Fazla kalpten konuşurdu. Bazen fazlaca tasavvufa kayardı da ben pek içimizde bir Tanrı olduğuna ikna olamazdım. Tanrı kavramını aylarca sorguladım.

Ne demekti her şeyi Yaratan olmak? Bu evrenin bir Yaratıcı’ya mı ihtiyacı vardı? Her şey bir tesadüf olamaz mıydı? Ben akılcı biriydim. Doğada akıl sahibi varlıklar yoktu. Nasıl oluyordu da biz bu akıl ve iradeye sahip olabiliyorduk? Neden hayvanlardaki korku, utanç, üzüntü, öfke gibi basit duygulardan öte pişmanlık, merhamet, vicdan, adalet, empati, hırs, intikam gibi üst düzey duygulara sahip oluyorduk? Tanrı bu evreni yarattıysa oturup Kıyamet’i mi bekliyordu? Her an, her yerde miydi? Yoksa göklerde bir tahtı mı vardı? Eğer Tanrı varsa, bizden ne istiyordu? Neden bize akıl ve irade vermişti? Neden bize bu kadar irade verip bir de bizi beşer bedenlere hapsetmişti? Dualitede yaşıyorduk ama dualiteyi aşmamız mı gerekiyordu? Dişil-eril, iyi-kötü, güzel-çirkin… Bunlar bizim zihnimizde olan illüzyonlar mıydı? Yoksa bizim asıl sınavımız bunları kabul edip, analiz edip, seçim yapmak ve dengelemek miydi? Bu başıma gelenler tesadüfen mi oluyordu, ben mi seçiyordum, yoksa kaderim miydi? Sahi kader neydi ki? Evrendeki her şey bilinçsiz atomların hareketinden mi ibaretti? Davranışlarım üzerinde, seçimlerim üzerinde ne kadar kontrolüm vardı? Neden hep yanlış ilişkilere çekiliyordum? Ama neden hep en karanlık kuyudayken iyi bir dost karşıma çıkıyordu? Tanrı beni seviyor muydu?

İşte nasıl bir Tanrı tasavvuru olmalıydı; yeteri kadar düşünmüştüm. Ama elde var sorular; cevapları bulmak çok zordu; bu kadar karmaşık felsefi sorular hangi kitapta yazabilirdi? Şimdi uyanmıştı işte birden bire kalbim. Tam aradığım Tanrı’yı Kur’an’da bulmuştum; tüm sorularıma cevap veren yegane kitap buydu. Rabbim kalbime ve aklıma düşmüştü Necm Suresi ile. Tüm yaratıcılığı, tüm merhameti ve tüm adaleti ile -hiç bir şeyin anlamı yoktu ve- sadece O vardı. Şimdi inanmıştım. Şimdi biliyordum.

Artık anlamıştım İhlas Suresi’nde Tanrı’nın ehad sıfatının, yani tek olmasının anlamını. Şimdi anlamıştım Tanrı’ının samed, yani sabit olmasının anlamını. O güne dek öğrendiğim her şey yalandı ve tek gerçek İlahi Yaratıcı’mın varlığıydı. O sabitti ve biz dönüşüyorduk. Her şey yıkıldı, değişti, dönüştü ve yeniden yapıldı o gün.

Yıkım ve yeniden yaratımın gezegeni Pluto’nun sembolizması vücut buldu ruhumda. O günü bir Tarot açılımına benzetsem, Ermiş ve Yıkılan Kule kartları o güne dek yaşadıklarımı; Ölüm kartı ise o ilk günün eski beni öldürmesini sembolize ederdi. O güne dair eskiden gelen tüm inançlar, öğretiler yıkıldı ve yepyeni bir şey doğdu. Meğerse ben çocuk merakıyla sorular sorarken, pek çok sorgulayan Müslüman gibi bir Ermiş yolculuğuna girmişim farkında bile olmadan. Farklı olan şu ki: Artık çoğumuzun bir tekkeye, bir dervişe, bir Hızır’a, bir hocaya ihtiyacı yok. Allah hepimizi ihtiyacı doğrultusunda doğru kanallara yönlendiriyor. Hamdolsun!

İşte orada içimde eski hayatıma, nihilist düşüncelerime, yokluk bilincine dair her şey öldü. Her şey yok oldu. Sadece ben ve Tanrı’m kaldı. Ben diyorsam da, o ben, ben değildim artık. Ne olduğumu, kim olduğumu bilmiyordum. Ama kim olmadığımı çok iyi biliyordum. İnançsız, aciz, yetim, yalnız değildim artık. Çünkü beni yaratan Tanrı beni hiç yalnız bırakmamıştı. İlahi plan harekete geçmek için sadece doğru zamanı beklemişti; sadece olgunlaşmamı, sadece akletmemi, ve sadece akıl ve kalbimin bütünlüğü ile O’na ulaşmamı beklemişti.

“Rabbin seni ne bıraktı ne de sana darıldı.”

Duha Suresi 93:3

Anladım ki O her şeyi bilen, O beni yaratan varlık, beni benden daha iyi tanıyordu. Hidayeti hak etmiştim bir şekilde. Neden? Bilmiyordum. Ama O biliyordu ki doğru iz peşindeydim. Çünkü, -sanıyorum ki sebep buydu-, bir gün “Ben bu kadar itiraz ettiğim kitabı okuyacağım ve itirazlarımı delillendireceğim” diyerek elime almıştım Kur’an’ı. Farkında olduğum ya da olmadığım tüm sorularıma, tüm itirazlarıma cevap bulacağımı ve o ilk merakla hayatım boyunca elimden düşürmeyeceğim tek kitaba dokunduğumu bilmeden.

“Sen sevdiğini hidayete eriştiremezsin; bilakis, Allah dilediğine hidayet verir ve hidayete girecek olanları en iyi O bilir.”

Kasas Suresi 28:56

Ve anladım ki doğru yolun gösterilmesini hak etmiştim bu şekilde. Merak ve açık fikirli olmak lazımdı belki. Önyargı, bilmediğin şeye duyduğun sinsi bir düşmandı. Düşman sandığın aslında kendindin, kendi egon, kendi kibrindi.

Herkes gibi ben de acı çekmiştim bazen. Çoğu kez yenilmiştim. Çok yerin dibine girdiğim olmuştu. Yusuf peygamberin atıldığı kuyuya benzer bir karanlığa düştüğüm bile olmuştu. İşte o gün Allah’ın ipine tutunduğum gündü. Anladım ki o güne dek çektiğim tüm bu acılar Yaratıcı’mı takdir etmem içindi. Yaratıcı’mı görmem, tanımam içindi. Çünkü gözlerim kör, kulaklarım tıkalıydı o günden önce. Çünkü dünya dertleri, kör şeytanlar beni kuyulara atmıştı. O karanlık kuyuda debelenmek yerine “neden?” diye sormuştum. Neden ben kendimi karanlık kuyularda buldum? Ve “nasıl?” diye sormuştum. Nasıl bu karanlık kuyulardan çıkarım? İşte bunları sorarken ne olduğunu bilmediğim bir tekamül yolculuğuna girmişim. Tekamül kelimesinin anlamını bile bilmeden.

Terapi, yoga, meditasyon, tasavvuf, budizm, astroloji, chakra temizliği, bitki çayları, esanslar.. Yeni bir sevgili, yeni bir dost.. Sonra ağladım.. Çok ağladım.. Sonra öfkelendim.. Çok öfkelendim.. Çok sevdim.. Çok sevdim.. Sonra affettim. Sadece birilerini değil. Önce kendimi! Aslında her affettiğim kişide sadece ve sadece kendimi affettiğimi anladım. Ve Tanrı’nın beni affetmesini dilediğimi. Kendimi karanlıklarda bıraktığım sebeplerimi tek tek buldum ve her sebebi eylem eden versiyonumu affettim tek tek. İnsanın en büyük dostunun ve en büyük düşmanının kendisi olduğunu anladım. Ve kimsenin sizi aydınlığa çıkaramayacağını. Bunu ancak kendi çabanızla yapabilirsiniz. Bir kurtarıcıya ihtiyaç varsa, o da sadece Allah’tı. Ben de çabalamıştım o güne dek. Ve Tanrı dedi ki:

“Yoktur insana çalışmasından başka!”

Necm Suresi 53:39

Ve yüreğim titredi. Çünkü çok çalışmıştım ben bugüne gelebilmek için. Çünkü her şeyin ilahi bir sebebi vardı. Çünkü yaptığım hiç bir şey boşuna değildi ve yaşanan hiç bir acı boşuna çekilmemişti. İşte böylece sonunda aldım mükafatımı bu dünyadaki. Kur’an’la tanışmak ödüllerin en kıymetlisiydi. Ve kalbim umutla doldu ahiretteki hayatıma koşmak için.

Ve Tanrı dedi ki:

“Son dönüş Rabb’inedir. O’dur seni güldüren ve ağlatan. … O’nun işidir yaratmak. O’dur zengin eden ve nimet veren. … O halde Rabbi’nin hangi nimetinden kuşkulanırsın? Bu uyarıcılardan bir uyarıcıdır. Kaçınılmaz olan yaklaşmıştır. O’nu Allah’tan başkası kaldıramaz. Bu söze mi başkaldırıyorsunuz? Gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz? Ve aylak aylak dolanıyorsunuz. Haydi Allah’a secde edin, kulluk edin.”

Necm Suresi 53:42-62

Bunu duyduğumda artık secde etmekten başka çarem kalmamıştı. Yaratıcım beni tüm hücrelerimle kuşatmıştı. Tüm kalbim, aklım ve bedenimle ikna olmuştum. Ve o gün ilk defa Yüce Güce teslim oldum ve ağlayarak, ve titreyerek, ve utanarak, ve umutla başımı secdeye koydum.


Öne çıkan

Libet ve Seçim Özgürlüğünün Reddi

Seçim özgürlüğü felsefî olarak kavranılması en zor konulardan biri. İnsan iradesi, felsefenin ve dinlerin yanı sıra nöroloji, psikoloji, bilişsel bilimler gibi alanlarda da önemli bir odak konusu olmuştur. Kur’an ise felsefenin en kadim sorularını asla yanıtsız bırakmaz. Yeter ki açık bir zihin ile bakabilelim.

Özgür iradeye iki temel felsefi yaklaşım vardır: Deterministik ve indeterministik. Deterministik görüşe göre, eylemlerimizin nedeni, zamansal olarak bir önce meydana gelmiş olayların ya da mekansal olarak yanındaki başka olayların bu eylemleri tetiklemesidir. Bu görüşe göre, özgür irademiz yoktur. Davranışlarımız bizi o davranışa iten başka olaylarla açıklanır. Bu görüş geleneksel din anlayışındaki “kader” kavramına benzer. Yani Tanrı biz doğmadan önce tüm eylemlerimizi, başımıza gelecek her şeyi önceden belirlemiştir. Ancak burada sorun, determinist bir bakışın Kur’an’ın temelini oluşturan sınav dünyasında olduğumuz ve ahirette hesap vereceğimiz gerçeği ile çelişmesidir. Çünkü tüm eylemlerimiz önceden belirlendiyse, bu eylemlerden nasıl sorumlu tutulabiliriz?

Özgür iradeye indeterministik yaklaşıma göre ise davranışlarımızın nedeni bizim o davranışı seçmemizdir. Felsefî açıdan bu görüşün argümanları da sorgulanabilir. Konuyla ilgili seçim özgürlüğünün Kur’anî delillerini aşağıdaki videomuzda tartışmıştık. Ancak ben burada medyaya yansıyan ve özgür iradenin olmadığına dair örnek olarak gösterilen sinirbilim çalışmalarından söz etmek istiyorum.

Şöyle başlayalım: Bir kafeye gittiğinizde “kahve mi çay mı içersiniz?” sorusuna determinist görüşe sahip olan birinin “bakın ben determinist takılıyorum, hep beraber bekleyelim görelim ne sipariş vereceğim, bakalım?” dediğini göremezsiniz. Eğer o gün kendinizi çok fazla determinist hissederseniz, kahve mi çay mı içeceğinize karar vermek yerine bunun için yazı-tura atabilirsiniz ve “bırakalım evren karar versin” diyebilirsiniz. Ama dikkat edelim: Sonuçta yazı-tura atma eylemine de siz karar vermiş oluyorsunuz. Burada bilişsel psikoloji ve sinirbilimde oldukça karmaşık bir konu olan karar verme (decision-making) konusuna adım atmış oluyoruz. Hem felsefede hem de psikoloji biliminde cevap aranan soru şudur: Beynimiz nasıl olup da böyle karmaşık işlemler yapıp bizim bu eylemleri seçmemizi sağlar?

Bugüne dek yapılan araştırmalar beynimizin binlerce nöronun birbiriyle karmaşık ağlar oluşturması sonucu bu kararları verdiğini gösterir. Ve bunu tek bir nörona, bir hormona, bir beyin bölgesine indirgeyemiyoruz. Dahası, evrimsel olarak daha erken dönemde gelişen ve beynimizin daha içerideki yapılarında bulunan duygu merkezlerimiz ile geleneksel olarak rasyonel karar verme merkezleri olarak düşünülen üstteki korteks bölgeleri de (özellikle frontal ve parietal bölgeler) birbirlerinden ayrılmaz bir bütün olarak işlem yapıyor. Bu yüzden günümüzde yapay zeka araştırmalarını en çok zorlayan da bu karar vermenin karmaşık yapısıdır. Böylece nasıl olup da bu karmaşık kararları verdiğimiz felsefe ve psikolojinin yanı sıra sinirbilim ve yapay zekanın da sorunu haline gelmiştir.

1982 yılında özgür iradeye dair, araştırmacıları oldukça şaşırtan ve deterministleri de oldukça sevindiren bir gelişme yaşanmıştı. Benjamin Libet ve arkadaşları yaptıkları bir deneyle insanın karar vermeden en az 350 milisaniye önce beyinde bu kararın verildiğini duyurdu. Ve ardından bu çalışmanın bulguları defalarca tekrarlandı. Bu deneylerde, katılımcılardan parmaklarını kıpırdatmaları gibi basit bir motor görevde bulunmaları istenir. Bu esnada odada bulunan bir saate bakmaları ve ne zaman parmaklarını oynatmaya karar verdilerse, onu bir yere not etmeleri görevi verilir. Tüm bu süreçte beyinlerindeki elektriksel aktivite kafataslarına yerleştirilen elektrotlarla EEG (Elektroensefalografi) yöntemi ile ölçülür. Sonuçta katılımcıların beyinlerinde parmaklarını hareket ettirmeden 200 milisaniye önce gerçekleşen bir aktiviteyi kaydederler (hazırlık potansiyeli) ve iradeli eylemlerin bilinçsiz bir biçimde başladığı sonucuna varırlar. Michael Gazzaniga, Cristoph Koch gibi ünlü biliminsanları ve hatta çok satan kitap Sapiens’in yazarı Yuval Harari bile bu deneylere atıf yaparak insanın özgür iradesi olmadığının ispatlandığını düşünürler. Bu bulgular Sam Harris gibi materyalist-ateizmi bir ideoloji olarak benimseyenler tarafından da sıklıkla referans gösterilir.

Libet Deneylerinin prosedürünü anlatan bir çizim.

Öte yandan, John Searle gibi modern zihin felsefecileri bu deneylerin gündelik yaşamdaki kararlar ve eylemlerle karıştırılmaması gerektiği konusunda uyarır. Çünkü aslında karar mekanizması bu deneyden önce başlamıştır. Katılımcılar bu deneye katılma kararı gibi çok önemli bir seçimi çoktan yapmışlardır. Tıpkı gittiği kafede yazı-tura atarak kahve siparişi veren determinist gibi.

Profesör John Searle

Konuyla ilgili 2017 yılında Bilincin Psikolojisi (Psychology of Consciousness) dergisinde yayınlanan bilimsel bir makalede, bu deneylerin pek çok rastgele ve sistematik hatalarla dolu olduğu gözler önüne serilmiştir. Öncelikle bu deneyler katılımcıların parmaklarını ne zaman hareket ettirme niyeti hissettiklerini tamamen kendilerinin rapor etmesine dayalıydı. Bu da katılımcıların gerçek tepki zamanları ile bunu kayıt etme zamanları arasında bir gecikmeye yol açacaktır. Yani eğer özgür iradenin olmadığına dair bir çıkarım yapılacaksa, ölçümlerin katılımcının kendi bildirimine dayanmayan daha objektif bir yolu denenmelidir.

Benzer şekilde, katılımcılar hem kendi düşüncelerini gözlemlemek hem de saati kontrol etmek zorundaydılar. Bu da yüksek düzeyde bilişsel becerileri gerektiren bir dikkat bölünmesi görevine tekabül ediyor. Örneğin, benzer bir çalışmada katılımcılardan spontan bir biçimde parmak hareketleri yapmaları istendi ama saati izleme ve not etme görevi verilmedi. Bu araştırmanın sonuçlarına göre hazırlık potansiyeli adı verilen ve özgür iradenin olmadığının kanıtı olarak ileri sürülen elektriksel aktivite meydana gelmedi. Araştırmacılar Libet’in orijinal deneylerinde var olan bu aktivitenin belki de saati izlemeye odaklanmaktan kaynaklandığını sorguladılar. Başka bir deyişle, Libet deneylerinde özgür irade değil; katılımcıların dikkat yoğunluğu ölçülmüştü.

Dahası, bu deneyler katılımcıların zihinlerinde oluşan bir takım içsel hataları (internal noise) da barındırıyordu. Buna göre, katılımcıların beyinlerindeki düşünceleri kontrol etmek imkansız olduğu için aynı anda parmak oynatma ve saati not etme gibi bir görev verildiğinde, zihinlerinden pek çok başka düşünce de geçmiş olabilir.

Tipik bir Libet deneyinde katılımcı olduğunuzu düşünün: Önce 1-3 saniye rahatlamanız isteniyor. Daha sonra gözünüzü saate dikmeniz ve spontan olarak parmaklarınızı oynatmanız bekleniyor ve son olarak da parmağınızı oynattığınız dakika ve saniyeyi rapor etmeniz gerekiyor. Parmağınızı oynatmadan önce aklınızdan geçebilecekleri hep beraber düşünelim:

“Tamam, şimdi başladık … Rahatlamam söylendi, tamamdır, saate bakmam lazım … bakıyorum… Ay, gözümü oynattım. … Pardon! Şimdi, tamam … Parmağımı oynatmam gerek. Şimdi mi yapmalıyım acaba? Yok yok şimdi değil, birazdan … Şimdi!”

Ve parmağınızı oynatırsınız. Zamanı not edersiniz. Sonra deney bu şekilde tekrarlarla devam eder. Burada inanılmaz karmaşık bir zihinsel aktivite söz konusu ve öyle görünüyor ki bu aktivitelerden tümünün bir ortalaması ölçülmüştür. Oysa ki bilimde (indirgemeci yaklaşımdan dolayı her ne kadar eleştirilere tabi olsa da) bu türden karıştırıcı değişkenleri manipüle etmek ve tek seferde yalnızca bir aktiviteyi ölçmek gerekir ki sonuçlar öngörüldüğü gibi özgür iradeye atfedilebilsin. Tersine, burada bu karmaşık zihinsel bileşenlerden hangisinin ölçüldüğü açık değildir. Buna göre, Libet deneylerinin tamamen ölçme hatasının bir sonucu olduğu görülüyor.

Ayrıca bu deneylerde ölçülen parmak oynatma motor hareketi ile seçim özgürlüğü dediğimizde aklımıza gelen karmaşık zihinsel süreçler de birbirinden oldukça farklıdır. Karar vermek ile özgür irade aynı şey olsaydı, hayvanlar da bir takım kararlar verdiğinden, onların da özgür iradesi olduğunu söylememiz gerekirdi. Oysa ki irade dediğimiz şey, başka türlü seçme şansım varken bu davranışı seçmemdir. Bir organizmanın iradeli olduğunu söylemekle,  pek çok alternatif olaydan birini seçebilme şansı olmasını kastederiz. Bu yüzden özgür irade yerine, “seçim özgürlüğü” demeyi ben daha uygun buluyorum. Bu seçim de yalnızca insan topluluklarında görülen iyi-kötü gibi ahlakî sonuçları olan olaylardan birine yönelmekle ilişkilidir.

Evrimsel olarak daha geç gelişen ve geleneksel olarak rasyonel düşüncenin de merkezi olarak kabul edilen frontal kortekse bakalım: Geleceğe dönük uzun süreli planlama, hazzı erteleme ve duygu düzenleme gibi işlevlerden sorumludur. Beynin de en geç gelişen bölgesi olarak 25-27 yaşlarından sonra ancak gelişimini tamamlamış olur. Bu da demek oluyor ki beynin en fazla çevreden, en az genlerden etkilenen bölgesi. Bu da ilginçtir ki bizi insan yapan bölgemizin tamamına yakını çevresel etkilerle gelişiyor.

Böylece seçimlerimiz toplumun bizi yetiştirme biçimine, ahlakî değer ve yargılarına göre de şekillenir diyebiliriz. Ama nedense sosyoloji gibi topluma dair bilimler, din, felsefe, tarih, psikoloji, sinirbilim, robotiks gibi farklı alanlardan beslenmesi ve topluma ışık tutması gerekirken, adeta bir takım filozofların düşüncelerinin ezberlenip aktarılması olarak anlaşılır.

Erich Fromm seçim özgürlüğü için şöyle der: “Özgür irade insanın sahip olduğu, var ya da yok olan bir şey değil; yol boyunca geliştirdiği azalan veya çoğalan bir beceridir.” Buna göre bireylerin seçimlerinde ne derece özgür olduğu toplumun insan hakları ve evrensel ilkelere ne kadar bağlı, ne kadar demokratik ve ilerici olduğuna göre değişir.

“Hiç bir köy (köyleşmiş, geri kalmış, antidemokratik toplum) yoktur ki kıyamet gününden önce (bu dünyada) Biz orayı imha etmeyelim veya şiddetli bir azaba uğratmayalım. Bu Kitap’da sınıflandırılmış, değişmez, evrensel bir kanundur.”

İsra Suresi 17:58

Kaynaklar ve İleri Okuma:

https://www.psychologytoday.com/us/blog/out-the-darkness/201709/benjamin-libet-and-the-denial-free-will

Bonn, G. B. (2013). Re-conceptualizing free will for the 21st century: acting independently with a limited role for consciousness. Frontiers in psychology4, 920.

Clarke, P. G. (2013). The Libet experiment and its implications for conscious will. Faraday Institute for Science and Religion.

Kihlstrom, J. F. (2017). Time to lay the Libet experiment to rest: Commentary on Papanicolaou (2017). Psychology of Consciousness: Theory, Research, and Practice, 4(3), 324–329. https://doi.org/10.1037/cns0000124

Libet, B. (2002). The timing of mental events: Libet’s experimental findings and their implications.

https://elifcelik28.wordpress.com/2019/07/07/kuranda-demokratik-sehir-ve-antidemokratik-koy-kavramlari/

Öne çıkan

İllüzyonlara dair illüzyonlar

Image by Stefan Keller from Pixabay

“Biz gökleri ve yeri ve bu ikisi arasındakileri HAK ile yarattık. Saat mutlaka gelecektir. O halde hoşgörüyle karşılık ver”.

Hicr Suresi 15:85

Kuran felsefenin en kadim sorularını elbette cevapsız bırakmamıştır. Ancak bu cevapları bilimde ilerledikçe, algı seviyemiz geliştikçe anlayıp takdir edebiliyoruz. Nitekim Yunus Suresi 10:39’da “Onlar ilmini kavrayamadıkları ve henüz tevili, yani objektif maddi kanıtları gelmemiş olan bir şey yalanladılar.” ifadesiyle bu olguya işaret edilir.

Felsefe tarihi yüzyıllarca şu sorularla ilgilenmiştir: “Bilgi nedir? Gerçek bilgiye nasıl ulaşılabilir?” Plato, Descartes, Locke hepsi de temelde şu soruyu soruyor: “Gerçek bilgiye ulaşmak mümkün müdür? Bildiğimiz şeyin gerçek olduğuna dair şüphelerimizi nasıl giderebiliriz?”. Modern bilim ve teknoloji çağı öncesinde de varılan sonuç şu: “Gerçekte dış dünyadaki objeleri algılamayız; yaptığımız tek şey deneyimlerimizi algılamaktır; yani her şey zihnimizdedir.” Aslında çıkış noktaları zihin ve madde dualizmi, yani evrende iki farklı töz ya da cevher olduğunu düşünmelerinden kaynaklanıyor ama şimdilik oraya girmeyelim.

Bu “Her şey zihnimizde olup bitiyor” çıkarımı aslında iki birbirinden oldukça farklı akımı da etkiliyor ve aynı yanlışa düşürüyor. Bunlardan birincisi ateist-materyalistler; ki doğada insan zihni gibi karmaşık bir yapının, bilinç, niyet, qualia, özgür irade gibi kavramların varlığına materyalist felsefe içerisinden bir cevap bulamadıkları için “Zihin bir illüzyondur” diyorlar ve çıkardıkları sonuç: “Evrende maddeden başka bir şey yok”. Diğer grup olan idealistler ise “Gördüğümüz şeylerin hepsi aslında zihnimizdedir” diyor ve “Evrende zihinden başka bir şey yok” sonucuna varıyorlar.

Yani her iki akımda da insanın bir illüzyonun içinde olduğu gibi yanlış bir çıkarım var. Ateist-materyalistlere bu yazıda girmiyorum ama ikinci grubun görüşünün neden sorunlu olduğunu açıklayalım.

Bir dipnot olarak asıl sorun, bu konuda zihin ve maddeden birini seçmek ve diğerini dışlamak zorundaymışız gibi algılanması. Böyle bir seçim yapma zorunluluğumuz yok. En başta dualist görüşü kabul etme zorunluluğumuz da yok. Ki modern bilimsel bulgular beden ve zihnin bir bütün olduğunu göstermektedir.

Unutmayalım ki Descartes, Locke ve diğerleri ne günümüzdeki bilgisayar ve ölçme araçlarına ne de beyin görüntüleme tekniklerine sahipti. Bu nedenle ölçemedikleri bir şey hakkında fikir üretmeye çalışıyorlardı. Dolayısıyla günümüzde sahip olduğumuzdan çok daha farklı biçimlerde akıl yürütmek zorundaydılar. Oysa ki günümüz modern bilimiyle “Gördüklerimiz dış dünyanın bir ‘idea’sı ya da bir temsilidir” düşüncesinin çoktan rafa kaldırılması gerekir ki John Searle gibi modern felsefecilerin görüşü de bu yönde.

Geleneksel felsefedeki bitmek bilmeyen bu sorun, gördüğümüz şeylerin gerçekliğini sorgulamamız gerekiyormuş gibi bir yanılsama yaratıyor. Yani “Gerçekte sandalye ve masa yok; gördüklerin sadece o sandalye ve masanın ‘idea’sı, ya da resmi, ya da kopyası, ya da temsilidir (representation)” diyorlar.

Bu tam bir felaket! Hatta rezalet mi demeliyim? Çünkü algıladıklarımız dış dünyanın temsili değil, dış dünyanın direkt olarak zihnimizde arz etmesidir (presentation) aslında. Başta da dediğimiz gibi Kuran dış dünyaya “insanın zihninin dışında varolan objektif gerçeklik” diyor. Kalkıp “aslında bu gördüklerimiz sadece zihnimizdeki deneyimlerdir” dememiz Kuran’a tamamen terstir ve konu benim için burada kapanır(dı). Ancak yine de ikna olmayanlar için modern felsefede bu konunun nasıl ele alındığına değinmek istiyorum.

Diyelim ki “Zihnimiz dış dünyanın bir temsilini oluşturur”. Aklıma hemen şu soru geliyor: “Peki orada dışarıda bir yerde bir sandalye olduğundan nasıl emin olabiliriz?” Dikkat edelim başlangıçta da benzer bir soru sorulmuştu:

Soru: Nasıl bilebiliriz? Bildiğimizden nasıl emin olabiliriz?

Yanıt: Her şey zihnimizde oluyor; ‘idea’lar dünyası ya da dış dünyanın temsilleri zihnimizde oluşuyor.

Bu cevap sizi tatmin ediyor mu? Beni kesinlikle etmiyor. Baştaki soru hala orada öylece duruyor: “Peki sandalyenin varlığından nasıl emin olabiliriz?” İdealardan ya da temsillerden bahsedince başta sordukları soruya yanıt vermiş olmuyorlar ki. Yaptıkları tek şey süslü cümleler kurup sübjektif vehimlerde bulunmak.

Bu “Her şey zihnimizdedir” felsefesi 17. yy’dan maalesef günümüze kadar hakim paradigma haline gelmiş. İşte “İllüzyonda mıyız? Matrix’te miyiz? O kaşık gerçekte yok ama belki şu kaşık ya da çatal vardır” gibi vehimlerin peşine düşüyoruz. Oysa ki güzel bir filmi bir kaç kez izleyip çoktan evlerimize dağılmalıydık 🙂

Aksine, vehimlerin dozu her geçen gün artar:
“Dışarıda hiç bir şey yok. Sadece ‘idea’lar var. Sandalye ve masanın resimleri ya da temsilleri gibi düşünün; hepsi ‘idea’lar ya da imajlar. Objeler sadece deneyimlerin bir kolleksiyonu. Gerçek dünyayı algılayamazsın; tek algıladığın gerçek, dünyanın temsilleridir. Gerçek dünya direkt olarak algılanamaz; dolaylı yoldan çıkarım yapılabilir”.

Bu geleneksel felsefî görüşe göre, yani zihnimizde dış dünyanın temsilleri var ise, şöyle bir sonuç çıkıyor: Biz gerçek dünyanın bir filmini izliyoruz. Peki ama soru şu: “İzlediğin filmin gerçek dünyaya karşılık geldiğini nasıl bilebilirsin?” Ve buna cevap olarak da “Bilemeyiz” diyorlar. Hay Allah! Bir yerde bu döngüden sıkılıp usanmamızı ve artık soru sormamamızı bekliyorlar belki de 🙂

Descartes aslında benim yaptığıma benzer şekilde bu skeptisizmden kurtulmanın yolu olarak Tanrı’yı gösteriyor; “çünkü Tanrı var ve bizi aldatmaz” diyor. Ama nasıl? Bunun cevabını veremiyor. “Tanrı aldatmaz” deyip susuyor. (Tıpkı “Özgür irade var ama Allah gelecek de dahil her şeyi bilir” deyip susanlar gibi. Bilir de nasıl bilir? Buna yanıt veremezler). Bir müslüman olarak elbette Descartes’ın yanıtını ben kabul ederim. Ancak Allah’ın izni dahilinde gelinen modern bilim ve felsefeden yararlanarak üzerinde daha fazla düşünmek ve ayrıntılı cevaplara ulaşmaya çalışmak yerinde olacaktır. Ne de olsa bu güzel akılları Tanrı bize boş yere vermedi.

Zihnimizin temsillerden oluşup oluşmadığını anlamak için öncelikle “deneyim” ve “obje” arasında bir temyiz yapmamız gerekiyor. Çünkü Allah bize kalem yoluyla öğretti; yani ayırt etme becerisi verdi (Alak 96:4). Mesela çok basit bir biçimde, bir objeyi gördüğüm zaman, sadece o objeyi algılamış oluyorum. Göremediğim/algılayamadığım şey ise o objeyi “görme deneyimi”m. Bunu ayırt etmedikleri için kişinin deneyimleri ile dış dünyadaki varlıkları birbirine karıştırıyorlar. Oysa ki burada “obje” ve “deneyim” iki farklı ‘kalem’dir (Muhasebede kullanılan “3 kalem alacağım var” manasında).

Gerçekte ise algılarımız nasıl gerçekleşiyor; bir bakalım: Görme, işitme, dokunma gibi duyu organlarımız yoluyla nasıl algılıyoruz, inceleyelim. Görmeyi ele alalım mesela. Dışarıdan foton dediğimiz ışığın enerji birimi belirli bir frekans düzeyinde titreşip retinaya yansıyor; oradan iç taraftaki fotoreseptörler tarafından alınıp beynimizin arka bölümünde yer alan görsel korteximizde işleme alınıyor; ondan sonra o gördüğümüz objeye “sandalye” diyoruz. Tabi ki arada milyonlarca nöronun haberleşmesi, bir sürü işlemler, farklı beyin bölgelerinin eş zamanlı uyarılması vesaire, bir dolu elektriksel ve kimyasal işlemden geçiyor. Ama bu benim o objeyi direkt olarak görmediğim anlamına mı gelir? Hayır, tam tersi. Orada, dışarıda ne varsa tam olarak doğrudan o objeyi beynimde deneyimliyorum.

Doğrudan demek şu anlama gelir: Önce bir resim, imaj, idea, izlenim oluşturup ondan sonra çıkarım yapmıyorsun. İddia edilenin aksine, görebildiğin tek şey dışarıdaki o objenin senin görsel sisteminde bıraktığı etki değil; bizatihi hak olan objektif gerçekliği algılıyorsun. Örneğin, bir obje sinir sistemini uyarır ve aynı o obje sende görsel bir deneyim yaratır. Şimdi bilgisayarıma bakıyorum ve bilgisayarıma dair bir deneyime sahip oluyorum; görsel deneyimim bilgisayarıma yönelik oluyor (seçici dikkat gibi bilişsel süreçler de bununla ilişkilidir).

Burada illüzyoncular hemen itiraz eder:
“Ama halüsinasyonla, illüzyonla gerçeği nasıl ayıracağız?”
Cevap: “Zihnimizin birtakım illüzyonlara açık olması her şeyin illüzyon olduğu anlamına gelmez.”
Bazen nezle oluyor olmamız, hayatımızın nezleden ibaret olduğu anlamına mı gelir mesela?
Ya da gökkuşağının gerçekte var olmadığını ve sadece bir ışık yanılması olduğunu biliriz; ancak bu gökyüzündeki her şeyin gökkuşağı gibi bir yanılsama olduğu anlamına gelmez.

Örneğin, optikal illüzyonlar; Gestalt algı yanılmaları fotoğrafları vardır: Bir bakarsın yaşlı kadın; diğer açıdan genç kadına dönmüş. Bir bakarsın vazo; başka bir açıdan karşılıklı 2 surat. Tabi ki bunlar var. Ancak bilincin kendisi bunlar değil ki. Sadece bilinci tartışırken bunlar ek bir bilgi olabilir; böyle bir fenomenin varlığı kabul edilir ve görsel algıları inceleyen biliminsanları bunu aydınlatır, ki zaten oldukça yoğun çalışılıyor bu konu. Bunlar sadece medyada insanların dikkatini çekip onları biraz bilimsel bilgiye yönlendirmeye yarıyorsa ne ala! Geçenlerde bir “Elbise mor mu gri mi?” meselesi vardı ki sırf insanları oyalamak için yapılan bir şaka olmalı.

Matrix olayında da sorgulanan ve genellikle bu tarz basit bir açıklamadan sonra bile gelen absürd soru: “Ya gördüğün bir halüsinasyon ise?”

Diyelim ki halüsinasyon görüyorum ve karşımda aslında bir obje yok. Bu koşulda ben ne görmüş oluyorum?

Cevap veriyorum: HİÇ BİR ŞEY. Kocaman bir hiç! Orada görecek hiç bir şey yok ve sen hiç bir şey görmemiş oluyorsun. Bu yüzden buna “halüsinasyon” diyoruz. Orada bir şey yok ve sen gördüğünü zannediyorsun. Bu da bu kadar basit ama kavranması yüzyıllardır devam etmekte.

Dolayısıyla bu halüsinasyon mevzusundan da “Her şey zihnimizde olup bitiyor; dış dünyada bir şey yok” argümanına ulaşılamaz. Çünkü hayatında hiç halisünasyon görmeyen milyonlarca insan var ve şizofreni hastaları bile sürekli olarak halüsinasyon yaşamazlar. Yani zihnimizin doğal, normal, sıradan hali halüsinasyonda olmak değil.

Yani tabi ki algılarımız mükemmel değil, ya da benim algıladığım ile seninki birbirinden farklı olabilir. Bunu kabul ediyoruz. Ancak buradan gerçek dünyayı görmediğin; gerçek dünyanın mağaradaki gölgeler, Matrix’teki simülasyonlar olduğu sonucunu çıkaramazsın. Felsefî olarak oradan oraya atlamak mümkün değil.

Algılarımızın mükemmel olmaması, yani Kuran’da ifade edildiği gibi “Size az bir ilim verilmiştir” (İsrâ 17:85) demek başka bir şeydir. Tabi ki mutlak bilgi ancak Allah’ın yanındadır, ki bilmediğimiz şeyin ardına düşüp (İsrâ 17:36) hayatımızı mutlak bilgiyi aramaya çalışmakla heba etmemeliyiz. Çünkü Allah zaten bunu bilemeyeceğimizi açıkça ifade ediyor. Ama “az bir ilim verilmesi” illüzyonda olduğumuzu gösterir mi? Hayır, ne ilgisi var?! Hele ki kafamızda dış dünyanın temsilini, imajını, ‘idea’sını oluşturduğumuz anlamına hiç gelmez.

Şimdi buraya kadar “Her şey illüzyon” saçmalığı anlaşıldıysa, gerçekte durum nedir ona bakalım: Orada dışarıda bir yerde bir “obje” var ve zihninin içinde bir “deneyim” var. Dışarıdaki obje senin görsel deneyimine sebep oluyor; yani tam bir nedensellik/causality söz konusu ki özgür irade ve bilinç konusunda da elzem bir yanlışlığa sürüklenmemek için nedensellik ilkesini vurgulamalıyım. Yani dışarıdaki falanca obje doğrudan filanca deneyimime sebep oluyor. Peki bu obje ile deneyimim arasında nasıl bir ilişki vardır?

O da “intentionality” dediğimiz kavramla açıklanıyor modern felsefede. Yani zihin her zaman dış dünyadaki bir şeye yönelik, bir şey hakkında, bir şeye dair olmak zorunda. Kuran’daki “Her şeyi zevceyni ile yarattım” (Zâriyât 51:49) ifadesi de bize bu kavramı çağrıştırır. Çünkü bir şeyin zevci ona bağlı olan, onunla beraber olan şey anlamına geliyor. Gerçekten de zihnimizde ve evrende birbirine bağlı olmayan, tek başına dolanan bir varlık ya da kavram yoktur. Örneğin, araba dediğimde zihnimde tek başına dolaşan bir araba imgesi yoktur; hatta sadece araba değil, benim arabam canlanır hemen gözümde; rengi, biçimi, nereye park ettiğim, ona dair anılar, belki babamın mezuniyet hediyesiydi, belki geçenlerde servise götürdüm vesaire; bunlar hepsi birlikte zihnimde vuku bulur.

Zihnimiz bu şekilde her zaman “bir şeye dair” olduğu için bazen başarılı ve bazen başarısız olabilir. Örneğin sandalye bir halüsinasyonsa bu durumda deneyim ve dış dünya arasındaki ilişki başarısız olmuştur; eğer halüsinasyon değilse, başarılı olmuştur. Aradaki fark bu.

Yani deneyim ile dış dünya arasında belirli koşulların sağlanması gerekiyor. Eğer elime bakıyorsam ve elimi görüyorsam, en azından bu algımın doğru olması için bir koşul dış dünyada gerçekten bir el olmasıdır.

Bu şekilde zihnimizdeki deneyim daima bir objeye yöneliktir; yani bir masayı algılamam için dışarıda tam olarak o masanın var olması koşulunun sağlanması gerekiyor; ve ancak ve ancak dışarıda bir masa varsa, o zaman deneyimim “gerçek”tir, “hak”tır diyebilirim.

Son olarak Elif Çelik bir twitinde durumu benden çok daha güzel biçimde özetlemiş: “Evrendeki her şey insan zihninin dışında var olan Rahmanî, objektif bir gerçektir. Aksini iddia etmek ise, şeytanî bir vehimden, illüzyondan başka bir şey değil.”

@elifcelik28

Kaynaklar:
John Searle Minds, Brains and Science
https://www.youtube.com/watch?v=Oh2NylJZRHs&t=2694s

Öne çıkan

Nil kimdir ve ne yapmayı amaçlamaktadır?

Kendini tanıtmak kadar zor bir şey az bulunur. Her şeyden önce falanca okulda okudum, filanca işi yaptım gibi bir yazı bana samimiyetsiz geliyor. O yüzden klişelerden uzak, daha içten ve sıcak bir tanıtım yapmaya çalışacağım.

Herkes gibi belirli bir zaman diliminde ve belirli bir mekanda dünyaya geldim. Erken çocukluğum içedönük mizacımın ailem tarafından bir türlü kabullenilmemesi ve beni sürekli daha sosyal olmaya zorlamaları şeklinde geçti. Okula başladığım ilk yıl evde okumaya geçtiğim halde okulda “kurdele takma” töreni yapılmamış olması, öğretmen ile annem arasında kan çıkmasına sebebiyet verecekti. Oysa ki ben herkesin önünde okumak istememiştim.

Takip eden yıllarda bulduğum her şeyi kimsenin önüne çıkmadan tek başıma okudum. Teneffüsler benim için kitaplarımla baş başa kalabileceğim özel zamanlardı. Tabi ki arkadaşlarım da vardı; o kadar da asosyal değildim. Hatta istemediğim halde nedense hep popüler çocuklar arasındaydım. Bunda sarışın olarak istatistiksel seyreklik grubuna dahil olmam ve eli-yüzü düzgün olmamın bir payı vardı muhakkak.

Sosyal psikolojide buna “hare etkisi” denir. Yani ilk etapta gözünüze hoş görünen birine, zihniniz, o kişiyi henüz tanımadan “çalışkan”, “akıllı” gibi olumlu sıfatları ekleme eğilimindedir. Beynimiz bize sürekli böyle şakalar yapar. Yani beyniniz sizi kandırdı, siz de beni: Ve sadece bana yüklenen sıfatlara layık olmaya çalıştım 🙂

Hani “hiç kendini bozmadı” derler ya, o kendini bozmayan kişi spektrumun bir ucundaysa ben de tam diğer ucundayım. Çünkü yıllar içinde pek çok rol ve akımı deneyimledim. Sanki içimde bir deneyim canavarı vardı ve doymak bilmiyordu. Sanki hata yapmadan öğrenemiyordum. Onlarca yanlış yoldan sonra hamdolsun Allah’ın yoluna iletildim.

Ra’d 13:27. İnkar edenler “Ona Rabb’inden bir mucize indirilmeliydi, değil mi?” diyorlar. De ki: “Allah dileyeni/dilediğini saptırır ve O’na yönelene doğru yolu gösterir.

Üniversitede psikoloji okudum ve ardından bir kaç yüksek lisans ve doktoradan sonra işte burdayım. İngiltere’de doktora yaparken, bunca zaman materyalist-ateist ideolojinin etkisinde kaldığımı ve kulaktan dolma bilgilerle dini reddettiğimi farkettim. Kuran’ı merak edip karşılaştırmalı meallerden okumaya başladım ve Müslüman oldum. İngiliz bir arkadaşıma bunu söylediğimde “How much Muslim?/Ne kadar Müslümansın?” diye sormuştu 🙂 İşte blog yazıp Kuran’ın evren ve fıtratımızdaki delillerle çelişmediğini anlatmak isteyecek kadar Müslümanım şimdi.

Doktora projemde duyguların bellek, dikkat ve algımızı nasıl etkilediğini inceledim ve bilişsel süreçlere bütüncül bir bakış açısı ile hem davranışsal hem de sinirbilim açısından yaklaşmaya çalıştım. Duygularımız uzay boşluğunda gezinen soyut varlıklar ya da kalbimizde vuku bulan ve ölçülemeyen kavramlar değil; tam tersine diğer bilişsel becerilerimiz olan bellek, dikkat ve algılarımızla iç içe geçmiş ve bizzat bu süreçlere etki eden, yani bilişin çok önemli bir parçasıdır. Bu blogu açma sebebim öğrendiğim bu bilgileri Kuran’ın ışığında benim gibi meraklı insanlarla paylaşmak ve fikir alışverişinde bulunmak.

Frontal Korteksinle Seç

Daha önceki yazımda iradenin, başka türlü bir davranışı seçme şansınız varken, bu davranışı seçmek olduğundan söz etmiştim (https://suphesiznil.blog/2020/04/10/libet/) ve seçim özgürlüğünün beyindeki frontal korteksle olan ilişkisine değinmiştim. Şimdi bu ilişkiyi biraz daha açalım:

Frontal korteks evrimsel olarak daha yakın zamanlı olarak gelişen beyin bölgesidir. Kafatasının en önünde yer alması nedeniyle alın lobu olarak da bilinir. Geleneksel olarak rasyonel düşüncenin merkezi olarak kabul edilirdi. Ancak daha güncel çalışmalar, rasyonel düşünce ile duyguların tahmin edilenin aksine çin seddi gibi bir sınırla ayrılmadığını; beynin oldukça karmaşık işlemler ve ağlardan meydana geldiğini; ve tek bir beyin bölgesinin sadece mantık ya da sadece duyguyla ilişkilendirilemeyeceğini kanıtladı. Böylece zihnin soğuk ve mantıklı rasyonel akıl ile sıcak ve mantıksız duygular gibi bir dualiteden oldukça uzak olduğu gösterildi. Ancak pek çok bilimsel bilgi gibi bu da kollektif bilince ulaşması yüzyıllar süren bir olgu olarak toplumun geniş kitleleri tarafından henüz haberdar olunmamış bir gerçek.

Beynin en geç gelişen bölgesi olan frontal korteks 25li yaşlardan sonra ancak tam olarak gelişimini tamamlamış olur demiştik. Bu da demek oluyor ki beynin en fazla çevreden, en az genlerden etkilenen bölgesi burası. Bunun da toplum bilimlerine yani insanın sosyolojisine müthiş yansımaları mevcut.

İlginçtir ki insanı insan yapan beyin bölgemiz çevresel etkilere (yani insandan şeytanlara) en fazla açık olduğumuz yer. Ayrıca beynin daha altlarında yer alan duygu merkezleri (yani cinden/görünmeyen şeytanlar) ile sürekli iletişim halindedir.

Belki de bu yüzden Kur’an’da açıkça Allah’a karşı ve topluma karşı olmak üzere iki türden görevimiz olduğu geçer. Örneğin, salat kavramı bazı ayetlerde Allah’la yardımlaşma çağrısı olan namaz ritüelini (Bakara 2:3; Ali İmran 3:39), bazı ayetlerde ise toplumsal yardımlaşmayı ifade eder (Kıyame 31; Müddesir 74:43). Bu açıdan aynı kavramın/kelimenin hem Allah’a olan sorumluluk hem de topluma olan sorumluluk bağlamında kullanılması oldukça düşündürücüdür. Öte yandan, İslam dünyasının neden Allah’a karşı olan sorumluluğunu adeta bir gösteriş aracı haline getirmesine rağmen, topluma olan sorumluluğunu çoğu kez unuttuğu da ayrıca incelenmesi gereken sosyolojik bir vakadır.

Onlar ki gaybe iman edip namazı kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan (Allah yolunda) harcarlar.

Bakara 2:3

O (insan) ne onayladı, ne de (diğerlerini) destekledi.

Kıyame 75:31

Frontal korteks duygu ve davranışın düzenlenmesi ile yakından ilişkilidir. Ünlü şekerleme (Marshmallow) deneyleri frontal korteksin çalışma mekanizmasına güzel bir örnek olabilir. Bu deneylerde 5 yaşındaki çocuklara bir adet şekerleme verilir ve şöyle denir: “Ben şimdi odadan ayrılacağım. Senin burada beni beklemeni istiyorum. Bu önündeki şekerlemeyi yiyebilirsin. Ancak eğer bunu yemez de beklersen, döndüğünde bir şekerleme daha alacaksın. Ama eğer bunu yersen, ikinci şekerlemeyi alamayacaksın.” Ve araştırmacı odadan ayrılır. Altta bir videosunu paylaştığım gibi, küçük yaştaki çocuklar ve henüz davranışsal kontrol geliştirememiş olanlar şekerlemeyi hemen yer. Çünkü geleceğe dönük uzun süreli planlama, hazzı erteleme ve duygu düzenleme gibi frontal korteks işlevleri henüz tam olarak gelişmemiştir.

Yukarıda topluma olan sorumluluğumuza dair ayetler bağlamında düşünürsek, eğer bir birey duygu ve davranışlarını kontrol etme becerisini yeterince geliştiremediyse, yani ikinci şekerlemeyi bekleyebilecek düzeyde uzun süreli planlar yerine çoğunlukla anlık tepkisel davranışlarda bulunuyorsa, bunun sorumlusu büyük oranda çevresidir. Benzer şekilde, bir toplumda kadına yönelik şiddet gibi dürtüsel davranışlar ya da duygusal problemler; toplumdaki bağların zayıflamasının bir sonucu olan alkol-madde kullanımı gibi bağımlılıklar arttıysa, bu konuda bireyler kadar o toplum da sorumludur.

İlginçtir ki, frontal korteks bilimsel olarak ergenliğin sonu gibi görünen 20li yaşların başında bile tam olarak gelişimini tamamlamış sayılmaz. Bu durum ergenlerin neden sonuçlarını yeterince düşünmeden tepkisel biçimde riskli davranışlarda bulunduğunu da açıklar. Bu açıklama bizleri ergen sağlığına dönük daha fazla araştırma ve gençlik programı geliştirmeye yönlendirmelidir. Ayrıca yasal yaş sınırlamalarının da yeniden düşünülmesi gerekir. Örneğin, Amerika’da idam cezası olan bir eyalette mahkemeye sunulan güncel sinirbilim bulgularına dayanılarak, kasten adam öldürmekle yargılanan bir genç, idam cezası almamıştır. Bu gelişmeye rağmen, sigara-alkol maddelerine erişim gibi riskli davranışlar ile ehliyet sahibi olma ve oy kullanma gibi vatandaşlıkla ilgili davranışların yaş sınırının belki de bilimsel bulguların ışığında yeniden yapılandırılmasına ihtiyaç duyulabilir.

Konumuza dönersek, özetle, frontal korteks sayesinde davranışlarımızı sosyal dünyadan öğrendiklerimizle düzenleyebilmekteyiz. Profesör Robert Sapolsky frontal korteksin yapılacak olan şey, verilecek karar zor olduğunda, doğru olan seçimi yapmak üzere programlandığını söyler (“Do the right thing when it’s harder”). Frontal korteks bize seçimlerimizde şöyle diyen taraftır: “Eğer bunu yapmayı seçersen sonunda pişman olacaksın. Bu davranış uygun değil.”

Profesör Robert Sapolsky

Bu Freud’un ünlü kavramsallaştırması “id, ego, süper ego”ya benzer. Tabi ki Freud’un yaşadığı dönemde sinirbilim ölçme araçları bu kadar gelişmemiş olduğundan, kendisi bu kavramları bilinç ve bilinçaltı gibi daha mistik yönden açıklamıştı. Yine de, Freud’a göre insan davranışını yönlendiren ve birbirleriyle çatışma içinde olan 3 farklı kavram vardı. Bunlardan ilki, “id”, hayvanlarla ortak yönlerimiz olan içgüdülerimizi içerir. Örneğin, acıkma, barınma, cinsellik gibi ihtiyaçlara yönelik davranışlar id kapsamına girer. “Süperego” ise toplumun öğretilerini yansıtır. Yani, çevreden öğrendiğimiz neyin doğru neyin yanlış olduğunu bize hatırlatan mekanizma süperegodur. Örneğin, id “karnım acıktı, hadi hemen şimdi doymam lazım, şuradan bir ekmek (ç)al” derken; süperego “bir dakika bir restoran bulmalısın; çünkü bu toplum için daha uygun bir davranış” der. “Ego” da bu ikisini dengeleyip son kararı veren merciidir. Benzer şekilde frontal korteks beynin daha içeriden gelen dürtü ve duygularına karşı sosyal davranışların düzenlendiği bir süperego merkezi gibi duruyor.

Yani toplumun değerlerini ve evrensel etik ilkelere uyup uymadığımızı kontrol etmeye yarayan beyin bölgesi burasıdır; bir seri katil olmamamızı sağlayan bölge de. Yapılan vaka çalışmaları, sıklıkla antisosyal kişilik bozukluğu olduğu görülen seri katillerin frontal korteks işlevlerinin zayıf olduğunu göstermektedir.

Frontal korteks sürekli olarak geleceğe yönelik senaryoları karşılaştırır. Bir nevi “eğer şu şu koşullar gerçekleşirse, şöyle şöyle yaparım” gibi planlı düşünceleri kontrol eder ve bu planların toplumun beklentileriyle uyumlu olup olmadığını denetler.

Daha da ilginci yalan söylememek ve doğru sözlü olmak için harekete geçen yer de frontal kortekstir ve fakat bir kez yalan söyledikten sonra bu yalanı sürdürebilmek için daha fazla çalışması gereken yer de. Örneğin, sinirbilim çalışmalarında empati duygusundan yoksun ve ahlakî değerler konusunda pek de başarılı olmayan sosyopatlara frontal kortekse ihtiyaç duyulan geriye doğru sayma gibi görevler verildiğinde (100,99,98, 97, 96, … şeklinde geriye doğru sayma) bu bölgenin sosyopat olmayanlara göre daha fazla aktive olduğu görülmüştür. Yani frontal korteks gerektiren etik davranışları sergilemek için sosyopatların çok daha fazla çaba sarfetmeleri gerekiyor.

Frontal korteks evrimsel olarak en geç ortaya çıkan ve insan beyninde diğer canlılara göre en fazla gelişmiş bölge demiştik. Bu bölgenin diğer beyin bölgeleriyle kurduğu karmaşık ilişkiler sayesinde biz insanlar, diğer canlılarda olmayan bazı becerilere sahip oluruz. Ahlak, özgürlük, eşitlik gibi soyut kavramları idrak etme; mecazi anlatımlar ve söz sanatlarını kullanabilme; matematik gibi soyut bilimler geliştirebilme kapasitemiz bizi hayvanlardan ayıran ve evrimsel olarak eşine rastlanmamış becerileridir.

Bu beceriler Tanrı tarafından bize verilmiştir. Bunun nasıl olduğunu henüz bilimsel olarak ortaya koyamamış olsak da, Kur’an bize bunu “Ruh’tan üfleme” ayeti ile açıklar (Hicr 15:29). Ruh, vahiy bilgisi ve emirler demektir. İşte Ruh’tan üflenerek Adem ilk kez soyut düşünceyi geliştirebilecek, iradeyi deneyimleyebilecek kapasiteye erişmiş oluyor. İlk sınavını ve özgür seçimini de ağaca yaklaşarak vermiş oluyor (Bakara 2:35). İşte bu olağanüstü becerilerin beyindeki karşılığını bizi hayvandan ayıran bölgemiz olan frontal kortekste görüyoruz. Çünkü hayvanlarda gelişmemiş olan bu bölge iyi-kötü kavramlarını algılamamızı; doğru veya yanlış seçimleri yapmamızı sağlıyor.

Ben, onun yaratılışını tamamladığım ve ona ruhumdan üflediğim zaman, siz hemen onun için secdeye kapanın.

Hicr 15:29

Dedik ki: “Ey Âdem, sen ve eşin cennette oturun, ikiniz de ondan dilediğiniz yerde bol bol yeyin, fakat şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz.”

Bakara 2:35

Yine “Adem’e isimlerin öğretilmesi” de bu soyut düşünce becerisi ile ilişkili görünüyor (Bakara 2:31). Bu Melek’lerin şaşakaldığı Adem’e öğretilen isimler bildiğimiz “masa, sandalye, gel, git” gibi dil becerileri şeklinde anlaşılabilir. Ancak dil becerisini de içine alan daha geniş kapsamlı bir “sembol öğretimi” olduğunu varsaymak akla daha yatkındır. Çünkü güncel arkeoloji çalışmaları ve dil felsefecileri modern insanın dil becerisi kazanmadan binlerce yıl önce sembolik düşünceyi geliştirmiş olduğuna işaret ediyor. Yani Allah biz Ademoğluna bu ayetlerde açıklanan sembolik düşünceyi kullanma ve geliştirme becerisi vermiştir. İşte tam olarak bu beceri bizi seçim özgürlüğüne getiriyor. Çünkü yukarıda bahsettiğimiz iyi ve kötü gibi soyut kavramları ayırt etme becerisi ve bunlardan birini seçme davranışı da sembolik düşüncenin merkezi olan frontal korteks yapıları ile ilişkili.

Adem’e tüm isimleri (sembolik düşünceyi) öğretti, sonra onları meleklere sunup, “Doğru iseniz, şunların isimlerini siz bana bildirin” dedi.

Bakara 2:31

İşte evrende hiç bir canlıda olmayan iyi-kötü, ahlak, etik gibi kavramlar biz insanlarda mevcuttur. Kavram dediğimiz şeyin var olması için bile iradeli bir zihne, soyut düşünce kapasitesi ve sembolleri işleyebilme yetisine ihtiyaç duyulur. Kur’an’a göre imanın temeli iyi yolu seçmek ve kötü yoldan sakınmaktır (Tevbe 9:71).

Erkek ve kadın bütün müminler birbirlerinin dostları ve velileridir. İyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirirler, namazı kılarlar, zekâtı verirler, Allah´a ve Resulüne itaat ederler. İşte Allah onlara rahmet edecektir. Çünkü Allah üstündür; bilgedir.

Tevbe 9:71

İşte iyi ve kötüyü seçebilme özgürlüğünü de bir takım ibadetler ile deneyimleriz. Örneğin doğada hiç bir canlıda özgür irade olmadığı için, onlar direkt olarak vahye bağlı olduğundan, Allah için bugün aç kalalım diye düşünmezler. Oysa ki biz, iradesi olan kullar, bu özgürlüğümüzü oruç ibadeti üzerinden deneyimleriz. Yani Tanrı bizden özgür irademizi kullanarak beynimizi eğitip geliştirmemizi emrediyor. Bunu da Ramazan’da önümüzde yeme alternatifi dururken özgür seçimler yapabileceğimizi test etmek, deneyimlemek ve beynimizi çalıştırıp eğitmek için yememeyi tercih ederek yapıyoruz. Bu türden sakınma davranışları, zihinsel kontrolümüzün en yoğun olduğu ve duygu ve davranışların düzenlendiği frontal korteksin gelişimine bağlıdır. Seçimlerimizi ne kadar farkında olarak verirsek, ne kadar çok evrensel ahlakî ilkelere bağlı kalırsak, bu mekanizmayı o kadar çok işler hale getirebiliriz.

Konuyla ilgili yararlı bulduğum bazı videolar:
https://www.youtube.com/watch?v=lX74CfRAZmo
https://www.youtube.com/watch?v=1AwNCb0XciU
https://www.youtube.com/watch?v=YWZAL64E0DI&t=3223s
https://www.youtube.com/watch?v=kFR0LW002ig&list=PLhGZwLG7joYWsZboJgK5n3HcGzIXWowxB

Kuran ve Dönüşüm Felsefesi

Geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz Suriyeli düşünür Dr. Muhammed Shahrour’un çığır açıcı felsefî ve metodolojik yaklaşımı, inanıyorum ki önümüzdeki yıllarda İslam düşüncesinde aydınlanmanın temel taşlarını oluşturacaktır. Bu vesile ile kendisine Allah’tan rahmet diliyorum.

Her nefs ölümü tadacaktır.

Ankebût 29:57

Biz yok olacağız, bu dünya ve yaşadığımız evren yok olacak ve bizler alemlerin Rabbi tarafından yeni bir yaratılışla diriltileceğiz (Kâf 50:15). Hiç bir dünyevî eser ya da görüş de bu helak kanunundan münezzeh değildir. Bu bilinçle Dr. Shahrour’un ya da bir başkasının düşüncelerini ölümsüzleştirme gibi bir gayemiz olamaz. Ancak inanıyorum ki Dr. Shahrour üzerinde on yıllarca çalışılacak ve İbrahim peygamberden bu yana gelişen insanlığın rasyonel düşüncesine (En’am 6:75-79) katkı sağlayacak eserler bırakmıştır (1).

Dr. Shahrour’un Kuran-Kitab, Muhkem-Müteşabih, İnzal-Tenzil, İslam-İman gibi bir bütünün iki parçasını oluşturan ve “zevceyni ile yaratılmanın” (Zâriyât 51:49) mahiyeti olan metodolojik görüşlerinin yanı sıra Kuran’a yönelik ortaya koyduğu felsefe zihin açıcıdır (2).

Burada üç temel kavramdan bahsedilmektedir: Var olmak (being), ilerlemek (progressing) ve dönüşmek (becoming). Bu üç kavram da biz yaratılanlar için Allah’ın evreni yaratması ile, yani Büyük Patlama (Big Bang) ile başlar. Buna göre Tanrı yoktan var etmiştir (En’am 6:101) ve zamanı yaratarak varlığa bir hareket vermiştir. Yani süre gelen (ilerleyen) bir evren yaratılmıştır. Eğer bu ilerleme unsuru yaratılmasaydı, o zaman Einstein’ın İzafiyet Teorisi öncesinde Newton tarafından iddia edildiği gibi durağan ve sabit bir evrenden bahsetmemiz gerekirdi. Bu sabit evrende her şey yaratıldığı gibi kalır; canlılığın doğup büyümesi ve yok olması, yani helak (entropi) kanunu (Asr 103:1-2) gerçekleşmezdi.

Ve zamana andolsun, insan ziyandadır.

Asr 103:1-2

Oysa ki bilindiği gibi modern bilimsel bulgular da Kuran’ın evrenin bir başlangıcı olduğu (Enbiyâ 21:30), bir yörüngede ilerlediği (Enbiyâ 21:33), evrenin genişlediği (Zâriyât 51:47), helak yasasına tabii olunduğu (Kasas 28:88) ve bir gün evrenin sona ereceği (Sebe 34:3) iddialarını desteklemektedir.

Evrenin yaratılışında var olma, ilerleme ve dönüşüm şeklinde ortaya konulan bu üç felsefî prensibi gözlemlemek mümkün. Buna göre Büyük Patlama’dan sonra ilk materyal element olan hidrojen açığa çıkmıştır; hidrojen helyuma dönüşmüş ve yıldızlar oluşmuştur; bu yıldızlarda pişen gazlar daha sonra bu yıldızların son bulması ile gezegenleri oluşturmuştur. Açığa çıkan diğer elementler de organik olmayan maddeleri ve organik maddeleri meydana getirmiştir.

Evrenimiz adeta bu şekilde sürekli bir değişim ve dönüşüm sürecine tabii olarak yaratılmıştır. Yani ilerleme ve dönüşüm helak kanunu ile birlikte Allah’ın Levh-i Mahfuz’a kaydettiği yeryüzündeki uygulamasıdır (Sünnetullah). Tek bir insanın doğup büyümesinden tutun da canlıların evrimine kadar evrendeki her şey benzer şekilde bu felsefî prensiplere göre sürekli bir değişim ve dönüşüm halindedir.

Dr. Shahrour’a göre var olmak insan bilinci dışındaki evrenin var olmasına işaret eder. Zaman algısı (ilerleme) devreye girdiğinde ise biz yaratılanlar materyal dünyayı algılayabilme kapasitesine erişiriz (yani şeylerin görülebilen, duyulabilen, dokunulabilen şekle gelmesi). Var olmak ve ilerlemek koordinat düzleminde x ekseni üzerine yerleştirilirse, dönüşmek de y ekseni üzerinde düşünülebilir. Bu şekilde zamana bağlı olarak hareket eden dinamik bir evren; sürekli gelişip değişen ve dönüşen; ve nihayet sona doğru yaklaşan bir evren modeli karşımıza çıkmaktadır.

Evrenin sonunda ise zaman duracak; dolayısıyla artık her hangi bir ilerlemeden bahsetmemiz mümkün olmayacaktır. Bu durumda yine de var olmak ve dönüşmek süreklilik gösterebilir. Kuran’daki ahiret anlatımlarından yeni bir yaratılışla diriltileceğimizi (İsrâ 17:49-52) ve cennete girenlerin oradan hiç çıkarılmayacağını (Hûd 11:108) anlıyoruz. Buna göre ahirette biz yaratılanlar için sonsuza dek donmuş gerçeklikler yaşanması muhtemeldir. Zaman kavramı bu dünyada bile zor iken, ahiretteki zamanı tasavvur etmek tabir-i caizse beyinlerimizi yakabiliyor.

Var olan evrenimizde, insan algımızla zaman olmayan bir mekan düşünmemiz oldukça zordur. Einstein’ın izafiyet (görelilik) teorisine göre de evrendeki bütün varlıklar ve varlığın fiziksel olayları izafidir. Zaman, mekan, hareket, birbirlerinden bağımsız değildirler. Aksine bunların hepsi birbirine bağlı, izafî (birbirlerine göre) olaylardır. Cisim zamanla, zaman cisimle, mekan hareketle, hareket mekanla ve dolayısıyla hepsi birbiriyle bağıntılıdır. Örneğin, eğer çok hızlı bir şekilde seyahat ederseniz veya yerçekimi dünyadan daha güçlü olan bir başka gezegene yerleşirseniz, zaman sizin için dünyadakine göre daha yavaş akmaya başlar. Bu fenomeni geçtiğimiz yıllarda Interstellar (Yıldızlararasında) adlı filmde modern fizik teorilerine uygun bir biçimde başarıyla sinemaya yansıtmışlardı.

Bu basit düşünce deneyi, yani bir başka gezegene gidildiğinde dünyamıza göre zamanın daha hızlı ya da yavaş akması düşüncesi bile bizim için tasavvur edilmesi oldukça zordur. Oysa ki zamansız bir evrenin neye benzeyeceğini düşünmek daha da zordur. Kuran’dan anladığımıza göre Kıyamet Saat’i geldiğinde zaman ve mekan duracak ve yepyeni bir yaratım başlayacak. Zaman durduğu için ilerleme unsuru olmayacak; yaşlanmayacağız ve ölmeyeceğiz.

Dr. Shahrour’a göre ahirette ilerleme olmamasına rağmen, var olmak ve dönüşmek hala devam edebilmelidir. Örneğin, bu evrende eğer dönüşmek unsuru olmasaydı, materyal dünya amaçsız ve rastgele (random) şekilde uzay ve zaman boşluğunda dururdu.  Böyle bir evren kendi kendini yok eder ve sonunda yok olurdu.

Kısacası, var olma unsuru olmadan ilerleme ve dönüşüm gerçekleşemez. Aynı zamanda ilerleme ve dönüşüm olmadan da amaçsız bir var olma olamaz. Bu 3 felsefî kavrama en güzel örnek Hac Suresi’nde verilmektedir (Hacc 22:5):

“Ey insanlar, diriliş konusunda kuşku besliyorsanız, (hatırlayın ki) sizi topraktan, sonra bir damlacıktan, sonra asılı duran bir madde (embriyo) den, sonra biçimi belli ve belirsiz bir mudgadan yarattık. Böylece size bildiriyoruz. Neyi dilemişsek belli bir süreye kadar onu rahimlerde tutarız. Sonra sizi bir bebek olarak çıkarırız ve ardından olgunlaşıp erginleşirsiniz. Kiminizin hayatına son verilir, kiminiz de en zayıf yaşam dönemine kadar ulaştırılır. Böylece bir bilgiye sahip olduktan sonra bir şey bilemez olsun. Toprağı kuru ve ölü görürsün, ancak üzerine su yağdırdığımız zaman titreşip kabarır ve çeşit çeşit güzel bitkiler bitirir.”

Bu ayetin Dr. Shahrour’un ortaya koyduğu felsefi görüşteki 3 prensip ile çözümlenmesi aşağıdaki şekildedir:

1. Var olmak: Topraktan yaratılma.
2. İlerlemek: Toprağın suya (sperme) çevrilmesi.
3. Dönüşmek: Topraktan sperme, spermden, embriyoya ve mudgaya doğru giden değişim zinciri.

Bu 3 unsur aynı zamanda Tanrı kavramının insan zihninde nasıl bir dönüşümden geçerek son halini aldığını da açıklayabilir. Bu dinamik evrende, insan zihni ve algıları, insanlık tarihi boyunca evrimleşip gelişmiştir. İnsanın zihin kapasitesi arttıkça somut ve kişileştirilmiş Tanrı inancından soyut ve görülemez Tanrı inancına; ya da çoktanrıcılıktan Tek Tanrı inancına geçiş bu şekilde bir dönüşümle mümkün olmuştur.

Örneğin ilkel kabilelere cana kıymamak gibi daha basit düzeyde emirler gelirken, biz modern insanlara oruç, zekat gibi daha üst düzey bilişsel becerileri gerektiren emirler gelmiştir. Cem Yılmaz’ın bir stand-up gösterisinde zekice komedileştirdiği gibi ilkel kabilelere ahirette fitre, zekat sorulması abesle iştigal olurdu.

Cem Yılmaz, CMYLMZ

Kuran’da da peygamber kıssaları üzerinden dinler tarihine bakışımızı zenginleştirecek pek çok bilgiye rastlamaktayız. Örneğin Nuh peygamber zamanındaki avcı-toplayıcı kavimlerin gökcisimlerine tapan (yani animizm) şamanistik bir inanca sahip olduklarını ve onlara inen ayetlerin daha basit düzeyde olduğunu (Hûd 11:26) görüyoruz. Konuyla ilgili aşağıdaki podcast’imizde bu konuyu iredelemiştik.

Benzer şekilde Musa peygamberin kavminin yine Tanrı’yı görmek istemelerinden (Nisâ 4:153) henüz soyut düşünce gelişimini tamamlamadıkları için duyu organları ile algılanamayan Tanrı inancına dair zihinsel kapasiteye erişemediklerini anlıyoruz. Muhammed peygamberin gelişi ile birlikte ise din artık son halini alıp tamamlanmıştır (Mâide 5:3). Çünkü artık insan bilişi modern bilimsel, felsefî, teknolojik gelişmelere açık hale gelmiştir. Bununla birlikte dinî anlamda zihinsel gelişimini tamamlamış; soyut, duyu organları ile algılanamayan ve evrendeki her şeyi yaratan Tek Tanrı algısına erişebilmiştir. Benzer şekilde ahlak ilkeleri de yine ana-babaya saygı, birbirini öldürmemek gibi basit kurallardan, Musa peygambere inen 10 emire ve daha sonra Kuran’ın ışığında evrensel insan haklarına evrilmiştir.

Buradan hareket eden Dr. Shahrour’a göre böylesine dinamik ve dönüşümlü bir evrende İslam dünyasının ahirete kadar 7. yüzyıl Arabistan coğrafyasındaki sosyo-kültürel yaşantılar içinde sıkışıp kalması oldukça vahimdir. Kıyamete kadar artık dinî anlamda hiç bir değişimin ve ilerlemenin var olmayacağını söylemek trajik bir hata olur. Toplumların 1400 yıl önce Muhammed peygamberin yaşadığı dönemdeki gibi modellenmesinde ısrar etmek, yukarıda ayrıntılandırılan sünnetullah ile bağdaşmamaktadır.

Unutulmamalıdır ki, Muhammed peygamber ölümsüz ya da olağanüstü güçleri olan bir melek değil; öncelikle bir beşerdi (Kehf 18:110) ve tarihin bir döneminde, belirli bir coğrafyada yaşamıştı. Dolayısıyla yaşadığı dönemin coğrafî, tarihî ve sosyo-kültürel durumuna uygun biçimde yaşayıp, konuşmuş olması akla yatkındır. Elbette ki fıtraten ve ahlaken yaşadığı dönemin en üstün örnekliğini göstermiş ve çağının ötesine geçmiştir. Bizler için de en güzel örnektir (Ahzâb 33:21). Ancak tarihsel bilgi, anlatı ve rivayetleri günümüzde bire bir uygulamaya çalışmak Kuran’ı tarihin bir dönemine hapsetmek olurdu. Bu tarz bir yaklaşım evrenin yaratılışından, canlıların büyüyüp gelişmesine; Kuran’daki peygamberler tarihi ve modern arkeolojik insanlık tarihi bulgularının da kanıtladığı gibi insan zihin kapasitesinin gelişip dönüşmesine uymamaktadır. Dahası Tanrı’nın Kuran’da bize öğrettiği dinamik ilerleyen evren modelinin tam tersine tekabül etmektedir. Böyle bir anlayış ile Kuran’a uygun yaşadığımızı söylemek mümkün olabilir mi?

Kaynaklar:

1Al-Kitab wa ‘l-Qur ‘an: Qira ‘a Mu ‘asira (الكتاب والقرآن : قراءة معاصرة) – The Book and The Qur’an: A Contemporary Reading (1990)

2http://www.islam-and-muslims.com/Quran-Morality-Critical-Reason.pdf

Kuran’dan alıntılanan ayetler (çeşitli meallerden):

Ankebût 29: 57. Her nefs ölümü tadacak ve sonra bize döndürüleceksiniz.

Kâf 50:15. Şimdi Biz, ilk yaratış sırasında bitkin düşmüşüz, öyle mi? Asla! Ama onlar, yeniden yaratmanın (imkânından) kuşku duymaktalar.

En’am 6:75-79. İşte böylece biz, İbrahim’e göklerin ve yerin hükümranlığı hakkında bir bakış açısı kazandırdık ki, kalben mutmain kimselerden olsun. Üzerine gece basınca İbrâhim bir yıldız gördü: “Budur rabbim” dedi. Yıldız batınca, “Batanları sevmem” dedi. Sonra ayın doğuşunu görünce “İşte Rabbim bu!” dedi. Fakat o da batınca dedi ki: “Doğrusu eğer Rabbim beni doğru yola iletmeseydi, ben de kesinlikle sapıtan kimselerden olurdum!”. Nihayet güneşin doğuşunu gördü ve “Benim Rabbim bu; (zira) bu en büyüğü!” dedi. Fakat o da kaybolunca “Ey kavmim!” diye seslendi, “Ben sizin şirk koştuğunuz şeylerde yokum! Artık ben, her türlü bâtıldan yüz çevirerek bütün varlığımla gökleri ve yeri yaratana yöneldim; ve ben O’ndan başkasına ilâhlık yakıştıranlardan değilim!”

Zâriyat 51:49. Öğüt almanız için de herşeyi zevceyni (birbirine bağlı biçimde) yarattık.

En’am 6:101. Gökleri ve yeri, yoktan var edendir. O’nun hiçbir zaman bir eşi olmadığı hâlde nasıl çocuk sahibi olabilir? Kaldı ki, her şeyi yaratan O’dur ve O her şeyi bilmektedir.

Asr 103:1-2. Andolsun zamana ki insan ziyandadır.

Enbiyâ 21:30. İnkarcılar görmezler mi ki; gökler ve yer başlangıçta bitişikken, biz onları ayırdık ve her canlıyı sudan var ettik? Buna rağmen hâlâ inanmayacaklar mı?

Enbiyâ 21:33. O ki geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratmıştır. Bunların hepsi bir yörüngede yüzer.

Zâriyat 51:47. Göğü gücümüzle biz kurduk ve onu biz genişletmekteyiz.

Kasas 28:88. Allah ile birlikte başka bir tanrıya tapıp yalvarma! O’ndan başka tanrı yoktur. O’nun zatından başka her şey helak olacaktır. Hüküm O’nundur ve siz ancak O’na döndürüleceksiniz.

Sebe 34:3. İnkâr edenler: “Bize o kıyamet saati gelmez.” dediler. De ki: “Hayır, öyle değil, gaybı bilen Rabbim hakkı için kıyamet size mutlaka gelecektir. O’nun ilminden göklerde ve yerde zerre kadar bir şey kaçmaz. Bundan daha küçük ve daha büyük ne varsa, hepsi muhakkak açık bir kitaptadır.”

İsrâ 17:49-52. Dediler ki: “Kemik ve ufak parçalar haline geldikten sonra mı yeni bir yaratılışla diriltileceğiz?!”. De ki: “İsterse taş veya demire dönüşün yahut sizce imkansız görünen bir biçime girin, farketmez.” Buna karşılık, “Bizi kim geri döndürecek,” diyecekler. De ki: “Sizi ilk önce kim yarattıysa O!” Sonra başlarını sallayıp, “Peki ne zaman,” diyecekler. De ki: “Belki düşündüğünüzden daha yakın…”. Sizi çağıracağı gün, siz ona övgüyle karşılık verirsiniz ve çok kısa bir süre kalmış olduğunuzu anlarsınız.

Hûd 11:108. Mutluluğu hak edenler ise, gökler ve yer kaldığı sürece bahçede kalıcıdırlar. Rabbin dilerse başka. Kesintisiz bir ödüldür bu.

Hacc 22:5. Ey insanlar, diriliş konusunda kuşku besliyorsanız, (hatırlayın ki) sizi topraktan, sonra bir damlacıktan, sonra asılı duran bir madde (embriyo) dan, sonra biçimi belli ve belirsiz bir dölütten yarattık. Böylece size bildiriyoruz. Neyi dilemişsek belli bir süreye kadar onu rahimlerde tutarız. Sonra sizi bir bebek olarak çıkarırız ve ardından olgunlaşıp erginleşirsiniz. Kiminizin hayatına son verilir, kiminiz de en kötü yaşa kadar ulaştırılır. Böylece bir bilgiye sahip olduktan sonra bir şey bilemez olsun. Toprağı kuru ve ölü görürsün, ancak üzerine su yağdırdığımız zaman titreşip kabarır ve çeşit çeşit güzel bitkiler bitirir.

Hûd 11:26. Allahtan başkasına kulluk etmeyin, çünkü sizin için çok acıklı bir Günün azabından korkuyorum!”

Nisâ 4:153. Kitap halkı, senin kendilerine gökten bir kitap indirmeni istiyor. Musa’dan bunun daha büyüğünü istemiş ve, “Bize ALLAH’ı fiziksel olarak göster,” demişlerdi. Böyle sınırı aşmalarından ötürü onları yıldırım çarptı. Kendilerine apaçık deliller gelmesine rağmen buzağıya taptılar. Onları yine affettik. Musa’ya da apaçık bir yetki verdik.

Mâide 5:3. Leş, kan, domuzun eti ve ALLAH’tan başkasına adananlar size haram kılındı. Canları çıkmadan kesmeniz hariç, boğulmuş, vurulmuş, düşmüş, boynuzlanmış ve canavar tarafından yenmiş hayvanlar, putlaştırılmış taşlar üzerinde boğazlanarak fal oklarıyla dağıtılanlar, evet bunlar kötüdür. Bugün size dininizi olgunlaştırdım, size nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam’ı beğendim. İnkarcılar bugün dininizden umut kesmişlerdir. Onlardan çekinmeyin; benden çekinin. Kim açlıktan dolayı zorda kalırsa, günaha istekle yönelmeden yerse ona günah yoktur. Çünkü ALLAH Bağışlayandır, Rahimdir.

Kehf 18:110. De ki: “Ben sizin gibi bir insandan başka bir şey değilim. Tanrınızın bir tek Tanrı olduğu bana vahyedildi. Rabbiyle karşılaşmayı uman herkes erdemli işler yapsın ve Rabbine olan kulluğa hiç kimseyi ortak koşmasın.”

Ahzâb 33:21. Allah’ı ve ahiret gününü arzulayan ve Allah’ı sıkça ananlarınız için Allah’ın elçisinde güzel bir örnek vardır.

Bilgece Karar Vermenin Formülü

Bilgelik

=

Sağlıklı Bir Kalp

+

Egodan Uzaklaşmak

“Allah’a yalnızca temiz ve sağlam bir kalple gelenler kurtuluşa erer.

— Şuara 26:89

Güncel sinirbilim araştırmaları medyada yoğun biçimde yer alan mide-beyin ilişkisinden sonra kalp-beyin ilişkisine dair de ilginç veriler ortaya koyuyor. Geleneksel olarak beynin diğer organları etkilediği (örneğin sedef hastalığı, mide-bağırsak ya da psikosomatik rahatsızlıklar gibi) uzun yıllardır biliniyor. Hatta sebebi fizyolojik olarak bulunamayan hastalıklar için “stres kaynaklı” denilir (Bu da başka bir yazının konusu olsun:)). Ancak bunun tam tersi, yani çevresel sinir sistemine ait  kalp atışı, sindirim, solunum gibi fonksiyonların, yani bedenimizden gelen sinyallerin, merkezi sinir sistemine ait beyin fonksiyonlarını ve psikolojimizi etkilediği 2000’li yıllardan önce henüz ortaya konmamıştı.

Kalp ve beyin ilişkisine dair son yıllarda yapılan araştırmalar kalp ritmi ya da kalp hızı değişkenliği (heart-rate variability) denilen ölçüm ile duygu düzenleme ve zihinsel işlevler arasında ilişki olduğunu gösteriyor. Buna göre kalp ritminin yüksek değişkenlik göstermesi daha sağlıklı bir beyne işaret ederken, daha az değişkenlik gösteren bir kalp atışı daha düşük bilişsel ve duygusal işlevler ile ve bireyin iyilik halinin azalması ile ilişkili. Ayrıca kalp ritmi değişkenliğinin travma sonrası stres bozukluğu gibi psikiyatrik rahatsızlıklar için potansiyel bir risk faktörü olabileceği de gösterilmiştir.

Image by DAMIAN NIOLET from Pixabay

Waterloo Üniversitesi’nde Profesör Grossmann ve ekibi kalp ritmi değişkenliği ile düşünme fonksiyonunun birlikte çalıştığını ilk kez gözlemledi. Düşünceyi dikkat, bellek gibi süreçlerden daha üst düzey akıl yürütme becerilerini içeren işlev olarak tanımlayabiliriz. Bu araştırmada katılımcılardan karmaşık sosyal meseleler hakkında düşünmeleri, akıl yürütmeleri istenildi.

Bu çalışmada akıl yürütme konusunda iki farklı perspektif vardı:

1. Ego merkezli: Kendini göz önünde tutarak akıl yürütme (self-immersed)

2. Ego merkezli olmayan: Kendini dışarda tutarak akıl yürütme (self-distanced).

Daha önce Antonio Damasio gibi davranışçı sinirbilimin önemli isimleri tarafından da bilgeliğin kalp fonksiyonlarını içerdiği öne sürülmüş olsa bile, ancak günümüzdeki teknolojik gelişmelerle kalp ritmi değişiminin ölçülmesi mümkün olabildi. Burada kalp ritmi değişkenliği terimi aslında vagal sinir denilen ve beyin sapından çıkıp kalp, akciğer ve sindirim yoluna uzanan ve bu fonksiyonları kontrol eden sinirin dolaylı yoldan ölçülmesini ifade ediyor.

Profesör Grossmann mantık yürütme becerisinin yalnızca zihne özgü olmadığını söylüyor ve çalışmalarının bulgularını şöyle özetliyor:

“Kalp atışı daha yüksek oranda değişkenlik gösteren ve sosyal problemlere dışarıdan bakan bireylerin çok daha bilgece akıl yürüttüğünü gözlemledik.”

Bu ve benzeri güncel çalışmalar beynin saltanatına son vereceğe benziyor; belki de bunca zaman gücünü diğer organlarla demokratik yollarla paylaştığını biz görememiştik.

Bu çalışma kalbin zihnimizi nasıl etkilediğine dair yalnızca bilimsel anlamda heyecan verici bir bulgu değil; aynı zamanda Kuranî açıdan da ilginç yansımaları olabilir. Kuran’da “kalb” kelimesi yüzden fazla ayette geçer ve pek çoğunda duygu, akıl, vicdan gibi farklı manalara gelecek şekilde anlaşılabilir. Örneğin Hacc Suresi 46. ayet şöyledir:

Peki, yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı ki, orada olup biteni kalpleri kavrasın ve kulakları işitsin? Ne var ki, onlarda kör olan gözler değil; kör olan, göğüslerdeki kalpler!

Hacc 22:46

Bu ve benzeri ayetlere dayanarak Gazzali gibi düşünürler kalbi “insan kişiliğinin ruhi merkezi, benliğin ve şuurun kaynağı, eşyanın hakikatini anlayıp bildiğimiz manevi özümüz” olarak nitelendirmişlerdir. Oysa ki bu bakış açısı modern felsefî ve bilimsel bulgular açısından sorunludur. Birincisi, bunca zaman sonra ve teknolojideki gelişmelere rağmen Descartes’in zihin-beden dualizmini birleştirecek bir beyin bölgesine rastlanmamıştır; aksine beden ve zihnin bir bütün olduğu ve birlikte hareket ettikleri gözlenmektedir. Yani Allah’ın “ruhundan üflemesi” bedenimizden ayrı bir kavrama işaret etmek zorunda değil (Hicr 15:29). Bana göre ruh ve beden diye iki ayrı kavramdan söz etmek yerine, ruhun bir şekilde bedenimize eklenmiş olması daha uygun görünüyor.

Öte yandan modern psikolojik bilimlerin konuya yaklaşımında şöyle bir sorun vardı: Tüm duygu, düşünce ve davranışı yalnızca beyin ile ilişkilendiriyordu. Ancak kalp-beyin ilişkisi ile bu bakış açısı değişmeye başladı.

Ayrıca Kuran ve bilimin çelişmediğini göstermek için “kalb” kelimesinden kastın “beyin” organı olduğunu iddia ederek işin içinden çıkmaya çalışan düşünürler de vardır. Oysa ki bana göre böyle zorlama izahlara gerek olmadığı yukarıdaki modern bilimsel bulguların ışığında açıktır. Genel anlamda Kuran’daki “kalb” sözcüğünün aklı da içine alan şemsiye bir kavram olduğu konusunda fikir birliği olsa da; henüz “kalb” kavramının tevili bugüne dek yapılmamıştı; yani objektif maddî kanıtı gösterilmemişti. Yukarıda bahsedilen kalp-beyin ilişkisine dair çalışma, bizleri Kuran’daki kalb kavramını akıl yürütme bağlamında kullanan ayetleri modern sinirbilim bulguları ile birlikte tekrar düşünmeye sevk etmektedir.

Bu çalışmadan önce de kalp atışının bellek gibi beyin işlevleri üzerinde etkisi olduğu biliniyordu. Ancak daha iyi bir belleğe sahip olmak, kişiyi daha bilge yapmıyor. Hatta insanlar bilişsel kapasitelerini kullanarak daha mantıksız kararlar bile verebilir. Felsefe ve psikolojik bilimler, problem çözme ve genel bilişsel becerilerin daha mantıklı kararlar vermek için yeterli olmadığı konusunda hemfikir. Ancak buraya dikkat:

Bahsedilen çalışma gösteriyor ki bilişsel becerilerini daha bilgece kararlar vermeye yönlendirmek isteyenlerin öncelikle sağlıklı bir kalbe ve sonra ego-merkezli düşünce yapılarından uzaklaşmaya ihtiyaçları var.

Bu bulgular ışığında Kuran’da geçen “kalplerdeki hastalık” kavramının ego-merkezli bir düşünce yapısına ve “kalplerin Allah tarafından mühürlenmesi”nin de bu ego-merkezli yapıdan dolayı akıl yürütme becerilerinin kısıtlandığına işaret ediyor olması akla yatkın görünmektedir.

Kaynaklar:

https://www.sciencedaily.com/releases/2015/09/150910164223.htm

https://www.frontiersin.org/articles/10.3389/fnbeh.2016.00068/full

https://www.sciencedaily.com/releases/2016/04/160407221449.htm

Antonio Damasio (1994). Descartes’in Yanılgısı, Varlık Yayınları