İlk gün…

O gün yeni hayatımın, aldığım nefesin bilincine varmamın ilk günüydü. Her şey Necm Suresi ile başladı ve bir de çiftler halinde yaratılmanın bir işareti olan dostum, ev arkadaşım vardı yanımda. Ne anladık bu sureden bilmiyorum ama büyülenmiştik adeta.

“İnsan her arzu ettiğine kavuşur mu sanır? İlk de, son da Allah’ındır”.

Necm Suresi 53:24-25

Bu sureyi ilk okuduğumda, sanki İlahi Güç beni kucaklamış ve bana sımsıkı sarılmıştı. İçim Yaratıcı’nın yüceliğiyle doldu. İçim titredi. Çok şey istemiştim hayattan. Çok şey eksik kalmıştı. Çok şeye ulaşmıştım. Bazen istediğimi bile bilmediğim şeyleri elde etmiştim. Bazen ihtiyaç duyduğumu bile fark etmediğim bir arkadaş girmişti hayatıma. Bazen iyi ki olmuş dediğim travmalardan çıkmıştım. İyi ki kararmış dünyam ki aydınlandım şimdi, demiştim. Her arzu ettiğim gerçekleşmiş gibiydi sanki günün sonunda. Ama bazı arzu ettiklerim de gerçekleşmemişti sanki, sırf benim iyiliğim için. Hiç ne istediğimi bilememişim gibi hayattan. Ama her şey hep olması gerektiği gibi olmuş. Çünkü hep İlahi bir Güç ayarlamış en güzel fırsatları benim için. En zor anımda bir dost eli uzanmış hep. Sanki bir Koruyucu varmış göklerde. Tesadüf diye bir şey yokmuş. Şükür!

O gün teslim olmuştum Allah’ın ilahi planına. Tabi ki idrak kapasitem tam olarak oturmamıştı o gün. Sadece kalben ve ilmen yakınlaşmıştım. Bu ilk idrakın gerçek olup olmadığından emin olmak günlerce yoğun biçimde sürecek bir maceraydı. Ki bir kez Allah’ın varlığına dair şüphelerden arındıktan sonra ölene dek her gün bambaşka delillere ulaşılan, her gün yeniden emin olunan bir yolculuk. İşte o gün bu güzel yolculuğun ilk günüydü. Zihnimdeki şeytani vehimlerle Rahmani gerçeklerin mücadelesinin bilinçsizce değil; akıl ve irade ile savaşının ilk günü. İçimdeki cihadın ilk günü.

“…Rabbin iyi bilir yola geleni de yoldan sapanı da.”

Necm Suresi 53:30

Yola gelmiştim ve Rabbim mükafatını kendini idrak ettirerek vermişti bana. İçim sonsuz adalet duygusu ile kaplandı. Bunca zaman her şeyin boş, dünyanın anlamsız, sevginin geçici, merhametin çıkarcı, adaletin yalan olduğunu düşünmüştüm. Şimdi bütün bildiklerimi unutma zamanıydı. Bir Hüseyin amcamız vardı Bihin Abla’nın TV programına katılan. Ana akımdan farklı bir tarz. Ev arkadaşımla benim ünlü şahıslarımız hep böyle tiplerdi. “Şimdi bütün bildiklerinizin tam tersinin doğru olduğunu düşünün.” derdi. Şimdi bütün bildiklerimin tam tersi doğru çıkmıştı. Bir kitap yazmıştı Hüseyin amca: Bir’den Bir’e Uyanmak. Fazla kalpten konuşurdu. Bazen fazlaca tasavvufa kayardı da ben pek içimizde bir Tanrı olduğuna ikna olamazdım. Tanrı kavramını aylarca sorguladım.

Ne demekti her şeyi Yaratan olmak? Bu evrenin bir Yaratıcı’ya mı ihtiyacı vardı? Her şey bir tesadüf olamaz mıydı? Ben akılcı biriydim. Doğada akıl sahibi varlıklar yoktu. Nasıl oluyordu da biz bu akıl ve iradeye sahip olabiliyorduk? Neden hayvanlardaki korku, utanç, üzüntü, öfke gibi basit duygulardan öte pişmanlık, merhamet, vicdan, adalet, empati, hırs, intikam gibi üst düzey duygulara sahip oluyorduk? Tanrı bu evreni yarattıysa oturup Kıyamet’i mi bekliyordu? Her an, her yerde miydi? Yoksa göklerde bir tahtı mı vardı? Eğer Tanrı varsa, bizden ne istiyordu? Neden bize akıl ve irade vermişti? Neden bize bu kadar irade verip bir de bizi beşer bedenlere hapsetmişti? Dualitede yaşıyorduk ama dualiteyi aşmamız mı gerekiyordu? Dişil-eril, iyi-kötü, güzel-çirkin… Bunlar bizim zihnimizde olan illüzyonlar mıydı? Yoksa bizim asıl sınavımız bunları kabul edip, analiz edip, seçim yapmak ve dengelemek miydi? Bu başıma gelenler tesadüfen mi oluyordu, ben mi seçiyordum, yoksa kaderim miydi? Sahi kader neydi ki? Evrendeki her şey bilinçsiz atomların hareketinden mi ibaretti? Davranışlarım üzerinde, seçimlerim üzerinde ne kadar kontrolüm vardı? Neden hep yanlış ilişkilere çekiliyordum? Ama neden hep en karanlık kuyudayken iyi bir dost karşıma çıkıyordu? Tanrı beni seviyor muydu?

İşte nasıl bir Tanrı tasavvuru olmalıydı; yeteri kadar düşünmüştüm. Ama elde var sorular; cevapları bulmak çok zordu; bu kadar karmaşık felsefi sorular hangi kitapta yazabilirdi? Şimdi uyanmıştı işte birden bire kalbim. Tam aradığım Tanrı’yı Kur’an’da bulmuştum; tüm sorularıma cevap veren yegane kitap buydu. Rabbim kalbime ve aklıma düşmüştü Necm Suresi ile. Tüm yaratıcılığı, tüm merhameti ve tüm adaleti ile -hiç bir şeyin anlamı yoktu ve- sadece O vardı. Şimdi inanmıştım. Şimdi biliyordum.

Artık anlamıştım İhlas Suresi’nde Tanrı’nın ehad sıfatının, yani tek olmasının anlamını. Şimdi anlamıştım Tanrı’ının samed, yani sabit olmasının anlamını. O güne dek öğrendiğim her şey yalandı ve tek gerçek İlahi Yaratıcı’mın varlığıydı. O sabitti ve biz dönüşüyorduk. Her şey yıkıldı, değişti, dönüştü ve yeniden yapıldı o gün.

Yıkım ve yeniden yaratımın gezegeni Pluto’nun sembolizması vücut buldu ruhumda. O günü bir Tarot açılımına benzetsem, Ermiş ve Yıkılan Kule kartları o güne dek yaşadıklarımı; Ölüm kartı ise o ilk günün eski beni öldürmesini sembolize ederdi. O güne dair eskiden gelen tüm inançlar, öğretiler yıkıldı ve yepyeni bir şey doğdu. Meğerse ben çocuk merakıyla sorular sorarken, pek çok sorgulayan Müslüman gibi bir Ermiş yolculuğuna girmişim farkında bile olmadan. Farklı olan şu ki: Artık çoğumuzun bir tekkeye, bir dervişe, bir Hızır’a, bir hocaya ihtiyacı yok. Allah hepimizi ihtiyacı doğrultusunda doğru kanallara yönlendiriyor. Hamdolsun!

İşte orada içimde eski hayatıma, nihilist düşüncelerime, yokluk bilincine dair her şey öldü. Her şey yok oldu. Sadece ben ve Tanrı’m kaldı. Ben diyorsam da, o ben, ben değildim artık. Ne olduğumu, kim olduğumu bilmiyordum. Ama kim olmadığımı çok iyi biliyordum. İnançsız, aciz, yetim, yalnız değildim artık. Çünkü beni yaratan Tanrı beni hiç yalnız bırakmamıştı. İlahi plan harekete geçmek için sadece doğru zamanı beklemişti; sadece olgunlaşmamı, sadece akletmemi, ve sadece akıl ve kalbimin bütünlüğü ile O’na ulaşmamı beklemişti.

“Rabbin seni ne bıraktı ne de sana darıldı.”

Duha Suresi 93:3

Anladım ki O her şeyi bilen, O beni yaratan varlık, beni benden daha iyi tanıyordu. Hidayeti hak etmiştim bir şekilde. Neden? Bilmiyordum. Ama O biliyordu ki doğru iz peşindeydim. Çünkü, -sanıyorum ki sebep buydu-, bir gün “Ben bu kadar itiraz ettiğim kitabı okuyacağım ve itirazlarımı delillendireceğim” diyerek elime almıştım Kur’an’ı. Farkında olduğum ya da olmadığım tüm sorularıma, tüm itirazlarıma cevap bulacağımı ve o ilk merakla hayatım boyunca elimden düşürmeyeceğim tek kitaba dokunduğumu bilmeden.

“Sen sevdiğini hidayete eriştiremezsin; bilakis, Allah dilediğine hidayet verir ve hidayete girecek olanları en iyi O bilir.”

Kasas Suresi 28:56

Ve anladım ki doğru yolun gösterilmesini hak etmiştim bu şekilde. Merak ve açık fikirli olmak lazımdı belki. Önyargı, bilmediğin şeye duyduğun sinsi bir düşmandı. Düşman sandığın aslında kendindin, kendi egon, kendi kibrindi.

Herkes gibi ben de acı çekmiştim bazen. Çoğu kez yenilmiştim. Çok yerin dibine girdiğim olmuştu. Yusuf peygamberin atıldığı kuyuya benzer bir karanlığa düştüğüm bile olmuştu. İşte o gün Allah’ın ipine tutunduğum gündü. Anladım ki o güne dek çektiğim tüm bu acılar Yaratıcı’mı takdir etmem içindi. Yaratıcı’mı görmem, tanımam içindi. Çünkü gözlerim kör, kulaklarım tıkalıydı o günden önce. Çünkü dünya dertleri, kör şeytanlar beni kuyulara atmıştı. O karanlık kuyuda debelenmek yerine “neden?” diye sormuştum. Neden ben kendimi karanlık kuyularda buldum? Ve “nasıl?” diye sormuştum. Nasıl bu karanlık kuyulardan çıkarım? İşte bunları sorarken ne olduğunu bilmediğim bir tekamül yolculuğuna girmişim. Tekamül kelimesinin anlamını bile bilmeden.

Terapi, yoga, meditasyon, tasavvuf, budizm, astroloji, chakra temizliği, bitki çayları, esanslar.. Yeni bir sevgili, yeni bir dost.. Sonra ağladım.. Çok ağladım.. Sonra öfkelendim.. Çok öfkelendim.. Çok sevdim.. Çok sevdim.. Sonra affettim. Sadece birilerini değil. Önce kendimi! Aslında her affettiğim kişide sadece ve sadece kendimi affettiğimi anladım. Ve Tanrı’nın beni affetmesini dilediğimi. Kendimi karanlıklarda bıraktığım sebeplerimi tek tek buldum ve her sebebi eylem eden versiyonumu affettim tek tek. İnsanın en büyük dostunun ve en büyük düşmanının kendisi olduğunu anladım. Ve kimsenin sizi aydınlığa çıkaramayacağını. Bunu ancak kendi çabanızla yapabilirsiniz. Bir kurtarıcıya ihtiyaç varsa, o da sadece Allah’tı. Ben de çabalamıştım o güne dek. Ve Tanrı dedi ki:

“Yoktur insana çalışmasından başka!”

Necm Suresi 53:39

Ve yüreğim titredi. Çünkü çok çalışmıştım ben bugüne gelebilmek için. Çünkü her şeyin ilahi bir sebebi vardı. Çünkü yaptığım hiç bir şey boşuna değildi ve yaşanan hiç bir acı boşuna çekilmemişti. İşte böylece sonunda aldım mükafatımı bu dünyadaki. Kur’an’la tanışmak ödüllerin en kıymetlisiydi. Ve kalbim umutla doldu ahiretteki hayatıma koşmak için.

Ve Tanrı dedi ki:

“Son dönüş Rabb’inedir. O’dur seni güldüren ve ağlatan. … O’nun işidir yaratmak. O’dur zengin eden ve nimet veren. … O halde Rabbi’nin hangi nimetinden kuşkulanırsın? Bu uyarıcılardan bir uyarıcıdır. Kaçınılmaz olan yaklaşmıştır. O’nu Allah’tan başkası kaldıramaz. Bu söze mi başkaldırıyorsunuz? Gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz? Ve aylak aylak dolanıyorsunuz. Haydi Allah’a secde edin, kulluk edin.”

Necm Suresi 53:42-62

Bunu duyduğumda artık secde etmekten başka çarem kalmamıştı. Yaratıcım beni tüm hücrelerimle kuşatmıştı. Tüm kalbim, aklım ve bedenimle ikna olmuştum. Ve o gün ilk defa Yüce Güce teslim oldum ve ağlayarak, ve titreyerek, ve utanarak, ve umutla başımı secdeye koydum.


şüphesiznil tarafından yayımlandı

İlgi alanlarım psikoloji, sinirbilim, astroloji, zihin felsefesi ve Kur'an. Şu anki meraklarım eski uygarlıklar, sanat terapisi, uzakdoğu tıbbı. İlgi alanlarımla ilgili ben konuşurum; meraklarımla ilgili sizi dinlemek isterim:) Profile photo Image by 95C from Pixabay.

İlk gün…” için 2 yorum

  1. sizinle nasıl iletişim kurabilirim? konuşmam gereken çok önemli bir şey var. lütfen bana iletişim kurabilmenin bir yolunu gösterin. size ulaşabilmeyi çok istiyorum.

    Beğen

Yorum bırakın